- Hazar İLBEY
- 11.07.2025
Yükleniyor
Müslümanlar Bir İhtimale Daha Hazır Mı?
Türkçe bilenler, başlıktaki sorunun bir önerme barındırdığını anlamıştır. Buna göre bir ihtimal vardı, harcandı ve öteki için hazır olup olmadığımız sorulmaktadır. Peki hangi ihtimale, hangi Müslümanlar, hangi hazırlık? Bu nedenle konuya oradan başlamak lazım. İzah için birkaç soru daha ekleyelim: Türkiye’de yaşayan herhangi bir kesimin gıpta edeceği bir yaşam alanının ve hayat biçiminin Müslümanlarca kurulacağına dair bir ihtimal hiç oldu mu? Yani Türkiye’de yaşayan insanlar, “Başımızdaki fenalıkları defedecek ve bizi selâmete çıkaracak bir unsur varsa, bu hiç şüphesiz anâsır-ı İslâmiye’dir.” dediler mi? Müslümanlar böyle bir ihtimale sahip idilerse bunu yitirdiler mi? Yoksa onlar da bu ihtimalin ortadan kalktığını gördüler de en azından dünyamızı kurtaralım mı dediler? Önce biz Türklerin bildiklerini özetleyen bir paragrafla başlayalım…
24 Nisan 1920’de, yani meclisin açılışının hemen ertesinde Mustafa Kemal bir konuşma yapar. O konuşmada Türkiye’de “millet-i hâkime”nin “anâsır-ı İslâm” olduğunu vurgular. Misak-ı Millî’yi kastederek bizim milli hududumuzun, bu İslâm unsurları esasına göre teşkil edildiğini vurgular. Yani Türkiye’de bir millet hayatı kurulacaksa onun Müslümanlardan başka bir unsurca olamayacağı o günlerde ve o şartlarda işin doğası gereği görülmekte ve bilinmekteydi. Peki öyle mi oldu? Hayır, olmadı… ama Millî Mücadeleden sonra Türkiye’nin yüklendiği bu ihtimal ne yok edilebildi ne de dönüştürülebildi. Sadece bastırıldı ve kana bulandı. Söz konusu ihtimal sebebiyle hiçbir İslâmcı hassasiyeti olmayan Nazım Hikmet 1940’larda İslâm harfleri ile mektup yazmış ve ondan on sene sonra hiçbir İslâmî hassasiyeti olmayan Adnan Menderes meclise dönüp “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” diyebilmiştir. Hatta öyle ki, Cemal Süreya’nın “Adıtürkiye” dediği yıllarda bile Türk vatanının ve Müslümanların bir ihtimali vardı. İnkılapların üstünden geçtiği bu millet-i hâkime, hâlâ bir ihtimali barındırıyordu. Türk Milleti’nin (yani Müslümanların) kendi hayatının doğal bir sonucu olarak Türkiye’de İslâm, kurucu hegemonyasını iktidara taşıyıp görünür ve hâkim unsur olabilirdi. Yani Türkiye’de hep “bir ihtimal daha var” idi.
Pekâlâ bu ihtimalin olduğu bir ülkede, ne oldu da kendi vatanımızda duruma göre renk değiştiren ve Liberal, İslamcı, Devletçi, Milliyetçi olabilen bir iktidarı başımızda gördük? Aradaki dönemde neler değişti de Müslümanlar, 2002’de iktidara geldiğini düşündüler? Eğer düşünüldüğü gibi idiyse, neden 2002’den sonra Müslümanların gıpta edilecek bir yaşam alanı ve hayat biçimi olmadı. Yoksa Müslümanlar hiçbir zaman gıpta edilecek insanlar olmadılar mı? Kamu kurumlarına başörtü ile girmek, neden başörtülü kızlarımızın gıpta edilecek insanlar olmasından daha önemli oldu? Merkez Bankası başkanının namaz kılıyor olması neden bankacılık sisteminin tasfiye edilmesi gerektiği kadar gündemimizde olmadı? Birkaç müstesna örnek dışında Müslüman erkeklerin çeşitli dergilerde, platformlarda edebiyat üreterek halkın ve hakkın sesini buluşturması, ne sebeple onları mensubu oldukları milletin ızdırabı hakkında müdafii kılmadı? Neden kimsenin mecali kalmamıştı büyük kalkınma hedefleri ile mücadele etmeye? Aslında travmatik pratiklerin ve zayıf teorik tartışmaların yaşandığı yıllardan sonra Müslümanların 2002 sonrası aldığı nefesi olumlaması çok da şaşılacak bir şey değil. Ancak bu gibi sorulara daha derinlikli bir cevabı, birbirimizi tanıdıkça bulacağımıza inanıyorum. Bu yazıyı başlığa bağlı kalarak sürdürelim.
AKP döneminde Müslümanlar için gündelik pratiklerde rahatlama yaşandı mı? Evet, kesinlikle! Bu dönemde derneklerin, vakıfların, okulların, kadroların vs. menkul ve gayr-i menkul olarak birçok imkân ile teçhiz edildiğini kimse inkâr edemez. Televizyon kanallarında ve gazetelerde dinî içerikli programların artışı, okullarda dinî içerikli derslerin çeşitlendirilip arttırılması, tarikatların örgütlenmelerini açıktan yapabilmeleri, genç hâfızların ve müderrislerin artması, devlet kurumlarının dinî söyleme dayanan pratiklerini arttırmaları ve daha bir sürü şey… Hiç şüphesiz ki AKP, gündelik sosyal örüntülerde Müslüman kesimin grup dinamiklerini ve örgütlenme eğilimini kolaylaştırdı ve öncelikli hâle getirdi. Ancak bu kolaylık ve önceliğin Müslümanlar adına kazanılmış haklar olmadığını, tüketici vasfını haiz her bireye tanınmış haklar olduğunu ifade etmeliyiz. Yani piyasa elemanı olan her bireyin, en modern hakkıydı bunlar. Müslümanların gündelik hayatını kolaylaştıran mevcut siyasi organizasyon, bu sırada sermaye sahibi sınıfını inşa etti. Teorik altyapısı ve entelektüel savunusu zayıf olan Müslümanlar adına giderek belirginleşen bir pratik kazanım vardı. Siyasal İslamcı kadrolar, kendi pratik inşalarını, İslamcı teori ile filizlendirmemişti; nüvesi dünyevi iktidar olan bir siyasal hareket İslamcılıkla flört halinde yol almıştı. Bu vaziyet kendisini giderek belirginleştirdi. Bazı Müslümanların kendi teorik üstünlüğünü kurmak ve kendi dillerini kurup yükseltmek yolundaki çabası, bu pratik imkânın dışında bırakıldı. Daha doğrusu Türkiye’de İslâm’ın bir üstünlük vesilesi olduğunu gösterecek Müslümanlar için mukabele imkânı doğmadı.
Türkiye’de Müslüman olduğunu iddia eden insanlar, iktidarın mega hizmetlerini ve imkânlarını kendilerinden olmayan kesime bir başarı hikayesi olarak sundular. İnsanların İslâmî bir hayat kurma noktasında mütereddit ama dünyaya uyum sağlama konusunda ivmeli tavırları iktidar ile buluşma alanını mümkün kıldı. Zira 2002 öncesi dönemin tek hedefi, “mağduriyetin” sona erdirilmesi haline dönüşmüştü. Müslümanlar kendilerinin de bu dünyadan anlayan insanlar olduklarını herkese kanıtlama fırsatını 2002 sonrasında ele geçirdiler ve bunda da başarılı oldular. Neredeyse 100 sene boyunca Müslümanların Türkiye hakkındaki iddiası, dünyayı anlamakla değil Türkiye’yi anlamakla mâruf idi. Bu durum, erken tek parti dönemi ve 28 Şubat travması ile beraber hegemonyanın ne’liğine itirazı bastırıp, nasıl’lığına intibak etmeye vardı. Yani dünyevî hegemonyaya itiraz, dünyevî hegemonya nasıl edinilir bahsine inkılap etti. Bu noktada Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu gibi örnekler entelektüel sapmanın erken dönem örnekleridir. Ancak 28 Şubat, pratik sapmanın en büyük örneğini, yani AKP iktidarını önümüze bıraktı. Bu hareketin, kendi sapmasını kitlesel anlamda meşrulaştırmak için yararlandığı isimlerin de bunlar olması bu anlamda uyumlu olmuştur.
Türkiye’deki Müslümanların, AKP sonrasında ‘muhabbetle yükseliş’ini önleyen kendi iç tutarlılıklarının olmayışıydı. Kendilerini Müslümanca bir hayatın gerekleriyle bağlı sayanlar, dünyayı Allah’ın bir imtihan olarak insana verdiğini dikkate almadılar. Müslümanların dünyadaki iktidarı, büyük bir cihat vazifesi haline geldi. Bunlarla uğraşan Müslümanlar kendi mahallelerini inşa edemediler. Kendi muhabbetlerinin esasına dayanarak ilişki kuran ve yöneten mekanlar yaratamadılar. Teorik inşa ve tartışma ile geçen yıllardan sonra görüldü ki pratik sapmaya hazır milyonlarca insan hazırda bekliyormuş. Bunların “Biz hem dünyayı hem de ahireti ele geçireceğiz” diyenler olduğunu anlamamız çok önemli. “Sefer bizden zafer Allah’tan” diyenlerin sefer hazırlığını Allah’a rağmen yaptıklarını görmek de… Aksi halde İstanbul’u finans başkenti yapmak arzusunu, İslamcı düşüncenin herhangi bir yerine koyamazsınız. Bunları çok iyi tanımak lazım. Zira Türkiye toprakları kendi hayat biçimini bulmuş olan Türk Milletinin bir yaşam alanı haline getirilirse, yani İslâm’ın gıpta edilecek hayat biçimini ve yaşam alanını kurduğu görülürse bu çapulcular çıkıp “Vakt-i zamanında Müslümanca bir hayattan sapmamızın tek sorumlusu o dönemki iktidardı” diyecekler. Bu insanların her köşeyi dönmek için hazır ve nazır olduklarını hatırda tutmalıyız. Ezmanın tagayyürü ile arkadaşını satmak bu işin gereğidir; aksi halde vatanını kimse satmazdı.
Ben, Türk Milleti olarak bu topraklarda bir ihtimalimiz daha var mı bilemiyorum. Fakat Müslüman olarak ölme ihtimalimizin kıyamete kadar dâim olacağını biliyorum. Eğer bir ihtimale omuz verilecekse Türklerin millet olmaya hicreti bir başlangıç olmalıdır. Hicret, millet olmanın duasıdır. Bu duanın kesilmemesi ve hicrete sadakat gösterilmesi günde beş vakit hesap vermeyi gerektirir. Her gün Allah’a bu hesabı vermekle mükellefiz.
Hazar İlbey
Görsel: Charles Frederic Ulrich - The Glass Blowers (1883)
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.