- Hazar İLBEY
- 11.07.2025
Yükleniyor
(GÖRSEL: Paul Klee, Sicilya Tınısı/Sesi)
La Campana Sona
Allarme, allarme la campana sona
Li turche so' sbarcati a la marina
Chi tene 'e scarpe vecchie se l'assòla
C'avimm'a fare nu lungo cammino
Quant'è lungo stu cammino disperato
E sta storia se ripete ciento volte
Nuie fuimmo tutte quante assai luntano
Quanno sona la campana
Alarm, alarm, çan çalıyor
Türkler limana indiler
Eski ayakkabıları olan herkes onları giyiyor
Uzun bir yolculuk yapmamız gerekiyor
Bu umutsuz yolculuk ne kadar uzun sürecek?
Ve bu hikaye yüzlerce kez tekrarlanıyor
Hepimiz çok uzaktaydık
Çan çaldığında
"La campana sona" (veya popüler adıyla "Quanno sona la campana"), Güney İtalya'nın (özellikle Sicilya ve Calabria bölgelerinin) geleneksel bir halk şarkısıdır. Bu eser, İtalya kıyılarının yüzyıllar boyunca Türkler tarafından uğradıkları tehdidi belgeleyen bir nitelik taşır.
Güftenin bariz bir tehditten söz ediyor olmasına rağmen hareketli bir besteye sahip olması şaşırtıcı gelebilir. Fakat bu durum, Avrupa'yı Avrupa yapan kalkış noktasının haletiruhiyesi olması hasebiyle, onu terennümle yâd eden "Garp ahfadını" belli ki ayrı bir mutlu ediyor ve onlara bir "bast hali" yaşatıyor. Çünkü varoluşlarının temeli bu; aslıyla yüzleşiyor olmanın ve kendi otantikliğine vakıf olmanın itminanını yaşıyorlar olsa gerek.
Bir zamanlar kulağıma çalınan bir genelleme geldi aklıma: Türkler tarihi zaferleri üzerinden, batılılar ise mağlubiyetleri üzerinden yazasıymışlar. Hâlbuki Allah (cc) şöyle buyuruyor:“Size Uhud’da bir yara dokunduysa, biliyorsunuz ki Bedir’de de düşmanlarınıza benzeri bir yara dokunmuştu. Biz, bu gâlibiyet ve mağlubiyet günlerini insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, gerçekten iman edenleri ortaya çıkarmak ve sizden şehitler edinmek için böyle yapar. Yoksa Allah, zâlimleri sevmez.“
Dolayısıyla imanla küfür çatışması felsefenin diyalektiğine konu olacak bir zıtlık değildir. Mukabele-i bil misil olsa olsa devletin öngörü zaafına düştüğü durumlardaki teyakkuz halini yansıtır. Müslüman teki için her daim geçerli olan önce arızayı eliyle düzeltmek. Bu düzeltme faaliyetinde olduğu gibi her uğraşta vasatı gözetmek durumunda oluşumuz bize müslümanca bir idame-i hayatın en temel vasfını sağlar: ciddiyet, yani ihlas. Malum, gâvurun aklı olsa müslüman olurdu deriz. Teslim olmayan, yani dünyadaki mevcudiyetini teslimiyet mucibince “dikey“ boyutta inşa etmeyen kimse, bir müslümanın müslümanca uğraşısına tanıklık ettiğinde buna her halükarda cezbolur ve fakat buna bir anlam veremez. Anlam veremediği şey o kadar hayatiyet arz eden bir şeydir ki, ona bîgâne de kalamaz ve dolayısıyla ya ona düşman kesilir yahut onu taklide yeltenir.
(Avrupa’da yaşayanlar Ramazan Ayında bir şekilde “Ne ! , su da mı içmiyorsunuz?“ sorusunun muhatabı olmaktan paçayı sıyıra bilmiş değiller. Türkiye’deyse her ramazan orucun öğrenciler üzerindeki olumsuz etkilerini açıklayan bilimsel yayın beklentisine girenler bilimsel Türkiye’nin kaçınılmazı haline geldi.)
Nitekim insanı insan yapan vasatın "havf ile reca" arasında seyretmek olduğu hakikatine binaen; Roma’nın tek dünyalılığına hapsolmuş bir hristiyanın, kendisini sîgaya çekmesini sağlayacak bir düşman tasavvuruna sahip olması ve dahi bu tasavvura sahip çıkması, "esaslı gâvurmuş" dedirten cinsten olmakla beraber esaslığı da bundan ibarettir. İblis’ten günümüze küfrün ikincil hasarı bir kifayetsiz muhterislik iğretisidir ve tüm batı medeniyeti tasviri bu iğretiliği estetize etme çabasından ibarettir.
Fakat meseleye kendi açımızdan pay biçeceksek, uğraşımız miadı dolmuş düşmanlıkların özlemini çekmek ya da geçmiş bir duygunun romantizmini futbol müsabakalarında aramak olmamalı elbette.
Âgah olmakla emrolunduk. Bir tarafına haç dövmesi yaptırdığı halde ömrünü ne pahasına olursa olsun petro-doların şövalyeliğine hasretmiş hiç bir muhterisin muhafazakârlığına aldanmayın. Bu kişi bir ABD Harp Bakanı olsa da mı? Evet! Politik bir Hristiyanlık kaldıysa eğer, bunu şeriatı Vatikan’a kıstırılmış Papa düşünsün. Son cümleyle papazların naniğini üzerime çekmiş olduğumun farkındayım. Çünkü romalaşan hristiyanlığın sekülarizmle birlikte kendini dünyadaki iğretiliğin estetizasyonuna adadığı ve bunda gayet başarılı olduğu su götürmez bir gerçek.
Yeryüzünün halifeliğine talip olanlar ise hiçbir zaman apolitik bir tutum üzere olma lüksüne sahip değildirler. Bir ahir zaman hercümercliği yaşıyoruz. Daha kirli bir oyunun içerisindeyiz ve ümmet şuurunun bil kuvve yaşanmadığı bir dünyada, "başka" cihatların seyirciliğini dahi yapmaktan daha aciz duruma düşürülmeme mücadelesi içerisinde bulunuyoruz. Böyle bir ortamda Türklükten ancak ar ederek bahsediyor olmamız gerekse de bu bahsi elden bırakmıyoruz. Çünkü bizi biz yapan başka makbul bir forma henüz rastlamış değiliz. (Bilen varsa haber etsin; biliyorum diyene aşk olsun!)
Belli ki bu yüzyıl bize; bize rağmen inşa edilmiş bir medeniyetin topyekûn kuşatması altında olduğumuzun farkındalığını elden bırakmamayı vazediyor. Mesele, bir yüzyıllık "Amerikan sulhu"nun ardından bizi kuşatan medeniyetin iğvalarına kapılmadan; hâlâ ve ısrarla nerede durduğumuzu biliyor olmaktır.
Boş işlerden yüz çevirip elimize bir hurma dalı geçirmek bir mesele... Ele geçirilen hurma dalını dikecek bir toprak parçası bulduktan sonra görevimizi, ne kimyasal tarıma nedense hiç ses etmeyen çevrecilere ne de beton müptelası kâr odaklarına bulaşmadan ifa etmek ise bir diğer mesele. İslam ve iman ekseninin işaret ettiği yerin dışında ihsan aramanın butlanın dik alası olduğunu ne doğa çevrecilerinden ne de makam çevrecilerinden işitemezsiniz.
Yine de nerede durduğumuzu tespit etmenin, duruma göre birçok yolu olabilir. Bunun sağlamasını yukarıdaki müzik eşliğinde de yapabilirsiniz: https://youtu.be/bXZOvFs5S9M?si=2Yyp2mEhrAS-8KRi
Müziğin sonunda bir çan sesi işiteceksiniz. Şarkıyla birlikte bu çan sesi sizi neşeye de, endişeye de gark edebilir. Nitekim şarkıdaki bu ses, bir olağanüstü hali haber veriyor. Bir Türk akınıyla birlikte mevcut düzenin bozulabileceği anlamına gelen bir uyarı söz konusu.
Peki, bu ses, yani her şeyin bir anda değişeceği fikri sizde nasıl bir haletiruhiye oluşturuyor?
“Ya Müntekim! Ya Hak!” / “Atım yok ama abdestim var.” cinsinden bir ruh haline mi bürünüyorsunuz? Yoksa “Kredi borcumdan muaf tutulur muyum acaba?” / “Bu defa arsayı satıp altın mı alsam?” temayülüne mi kapılıyorsunuz? Eğer “Biri diğerine mugayir tavırlar değil,” düşüncesindeyseniz şairi yalancı çıkarmayı başardınız demektir. Amerikalı Müslüman olunabiliyormuş meğer.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.