- Hazar İLBEY
- 11.07.2025
Yükleniyor
Kızılcahamam Hattı Hümayunu.Vol2
sanma şahım herkesi sen sadıkâne türk olur
herkesi sen kürt mü sandın belki ol arap olur
sadıkane belki ol alem de bu millet olur
türk olur, kürt olur, arap olur, bu millet olur
Evvel ki yazımı bıraktığım yerden başlamak niyetiyle klavyeyi önüme çektim. Serinin ilk yazısı olması hasebiyle kusurları havi bir yazı oldu. Seri halinde yazılmayı muhtaç bir konu olduğu kanaatimle konunun tarihi serencamını geniş tutmak durumunda kaldım. Bir tarih yazısı olmadığını belirtmiş olmanın çelişmelerini bünyesinde taşıyacak. Yeniçeri Ocağının bir günde o hale gelmediğini, o halinin savunulacak tarafı olmadığını da mezkûr yazı da ayrıca beyan etmiş olmakla da zaten geleceğini tahmin ettiğim tenkitlere kısa ve esastan cevap vermiştim. Bununla birlikte şu hususunda altını tekrar çizmek yerinde olacak. Akademisyen değilim, akademik tarzı benimseyen birisi de değilim. Akademik dil, üslup ve yöntem başımın hoş olduğu bir yöntem değil. Şu şunu demiş, bu bunu demiş papağanlığı çok canımı sıkar. Bu anlamda yazımda kaynak aranması beyhude bir çaba. Yine de yazılarımda görünecek alıntılar, bilme meselesine cehdedenler için belki bir imkân sağlayacaktır. Zahmete girip yazımı okuyanlardan şahsi ricam bu noktayı dikkatten kaçırmamaları. Şunu da demediğimi diyeyim. Demiyorum ki akademi tarafından da güzel ve kıymetli işler sadır olmuyor. Bu bir anlayış, yordam, yoğurt yiyiş meselesi. Ekmekli ve selamlı kimselerden olalım inşallah.
Yazıya 88’inci İslam Hâlifesi Yavuz Sultan Selim’e atfedilen bilindik bir dörtlüğü güncelleyerek başlamayı uygun buldum. Dinin dahi güncellenebildiği zamanlardayız malumları olduğu üzere. Hem içinde bulunduğumuz (İçine sürüldüğümüz de desek olur.) siyasi olaylar silsilesi hem de mezkûr hâlife’nin devrinde olanlar ve icraatleri ile arasındaki benzeşme bize olan biteni anlama da kılavuz kaptan olacak. Bartolomeu Dias’ın 1488 yılındaki keşfi neticesinde Fırtınalar Burnu diyerek adlandırdığı Güney Afrika’nın açık deniz bölgesi müteakiben Portekiz Kralı II. Joao tarafından Ümit Burnu olarak değiştirildiği anlatılır. Bu değişikliğin gerekçesi olarak Fırtınalar Burnu adının denizcilerin moralini bozabileceği masalı anlatılır. Yiyenler için bol miktarda masal elbette mevcut. Aynı zamanda bu gasıp ve katil heriflerin (Vasco de Gama başlıcaları.) asıl maksadının da Hindistan’a ulaşacak yeni bir yol aramak olduğu anlatısı da peşi sıra gelir. Anlatının bu mertebesi bir doğruluk payı da taşır esasen. Fakat yine de anlatıdır. Çünkü bu anlatı Portekiz haydutlarının Ümit Burnu’nu keşfini müteakip ilk baskın verdiği yerlerin Yemen toprakları ve limanları olduğunu, bu tehditlerinin Mekke ve Medine şehirlerine de uzanacağının alametlerinin görüldüğünü pek anlatmaz. Bu meselenin muvakkat bir hal alması halinde ise İran/Pers gücünün Batı Dünyası ile ittifak etmekten geri durmayacağını bilmek büyük bir siyasi deha gerektirmez. Yavuz’un İran’ı kırmak, Kutsal Beldeleri almak, Mısır’a hâkim olup mutlak bir Sünni kuşak oluşturarak Doğu Akdeniz’i kesin olarak tahakküm altına almak politikası tehdidi gördüğünü, ciddiye aldığını ve hakikaten jeopolitikten de anladığını bize anlatır. Yavuz bahsinde meseleyi inatla Sünni-Şii çatışması çuvalına tepmekle iştigal edenler için bu topraklardaki ileri haçlı karakollarının sülbü desek az bile demiş oluruz.
Yavuz bahsinden Mevlana Hakimeddin İdris Mevlana Hüsameddin Ali-ül Bitlisî’ye değinerek devam edelim. İdris-i Bitlisî bildiğiniz üzere Kürt. Akkoyunlu Sarayında divan kâtipliği yaptığını, Farsçaya hâkimiyetini, Şah İsmail’in Akkoyunlulara son vermesini müteakip Osmanlı Devletine sığındığını, II. Bayezid tarafından özel kâtiplik ile nişancılık görevi verildiğini hatırlayalım. Bugün politik sahada Kürt olduğu bilgisi özellikle gözümüze batırılanlarla benzeşmeleri bir düşünelim.
Yavuz’un kutsal beldeleri fethiyle birlikte oradaki idarecilerin kullanageldiği Hakimü'l-Haremeyn sıfatını uygun görmeyip kendini Hadimü'l-Haremeyn olarak ilan etmesi Arap siyasetini kuşatmaya, kucaklamaya, hâkimiyeti altına almaya, yanına çekmeye çalıştığını anlatır.
Bu tarih safahatından sonra “Bu olanlar neden oluyor?” sualinin bir cevaba ihtiyacı olduğu görülüyor. Bu suale aranan cevaplarla belki bir kütüphane donatacak kitap neşredildi. Bizi bu konuyu anlamaya ve kavramaya götürecek iki anahtar bence devlet ve ticaret başlıklarında gizli. İnsan topluluklarının yaşama ilişkin faaliyetlerinin doğurduğu ticari/iktisadi hayat ve bunun yarattığı dağınıklığı, hareketliliği, anlaşmazlıkları, norm ihtiyacını, pazarları, pazarların emniyetini, piyasaları, borç ilişkilerini ve mahsuplaşma yöntemlerini, yani bugünün ağzıyla piyasaları bir düzene ve emniyete kavuşturma, ihtiyaç ve keşif halinde yeni piyasa ihdas etme yetkisinin sebep olduğu bir organizasyona olan ihtiyaçtır devlet dendiğimiz makine. Bu makineyi Adam Smith denen şarlatandan bu yana piyasa karşıtı diye dünyaya kazıklayan liberal anlatı ardılı şarlatanlarca güncellene güncellene bize kadar geldi. Adam Smith denen şarlatanın pişirdiği “Piyasaları bir görünmez el düzenler.” dolmasında yutturduğu Görünmez El dolması Smith’in inandığı Tanrı’nın (Teslis’de ki Baba) elinden başkası değildi. Çünkü Newton’un fizik alanında yapıp ettikleriyle dalını bilim dalı statüsüne kavuşturması diğer çevrelerdeki çağdaşlarının ve ardılların iştahını kabartmıştı. Döneminin İngiltere Kralı’nın Londra tefecilerinden banknot basımı karşılığı aldığı borçların ve bu borçlar karşılığı para basma yetkisinin bu tefecilere de tanındığı vasatta İskoç kökenli Adam Smith bu çevreye aradığı teorik çerçeveyi vermek için Ekonomi biliminin temelini attı. Tabi Batı Dünyasında öyle önüne gelen hergelenin Bilim Dalı/Ekolü oluşturamayacağını bilmemiz gerekiyor. Batı Dünyasında bir dala ait çalışmaların bir Bilim Dalı/Ekolü oluşturmasının geçer şartının; bilgi üretim yönteminin Kilise tarafından inşa edilmiş silsileleri takip etmesi, meşruiyetini ise Hıristiyanlık anlayışını/mevzuatını/inancını üretilen bilgiye bir şekilde dâhil etmesinden/yamamasından/yedirmesinden geçtiğini de bilelim. Görünmez El dolmasının Tanrı’nın Eli olması örneğinde olduğu gibi. Dolayısıyla Devlet denilince anlamamız gereken Devlet, Adam Smith’in tefeci düzenin yetkesine teslim etmek üzere piyasa ile karşıt olduğu yalanında ki palavradan devlet değildir. Devlet piyasalarını korumak, düzenlemek, yeni piyasa inşa etmek, ticaret ve ikmal yollarına hâkim olmak ve onların asayişini sağlamak üzere ordu beslemek ve ordu yürütmek üzere vardır ve bunlar için piyasayla birlikte/beraber hareket eder ve etmiştir. Vergiyi dahi bu maksatlarla toplar. Yoksa yine yalancı liberallerin büyük yalanlarından olan kamu harcamaları karşılığı vergi toplamak gibi bir saçmalıktan değil. Bu büyük yalan yarasa yarasa, devlet makinesinden büyük çıkarları olan dar çevrelerin gelir ve can emniyetini muhafazaya yarayacaktır.
Yazının başladığı yerle bittiği yer arasında şimdiden oluşan bir asimetri var. Okuyanı disiplinden disipline sürükleyeceğimiz bir yazı dizisi olmak zorunda işbu dizi. Bize ne yapılmaya çalışıldığını, nereye götürüldüğümüzü, hangi mecburiyetlere icbar edileceğimizi anlamak zorundayız. Ne için. Dayanmak için. Başımıza örülen yeni çorapları giymekten kurtulamayabiliriz. Ama biz olarak kalmak, Türk Milletinden olmaklığımıza karar kılarak nasıl var olacağımızı, elimizdeki fidanları nereye dikebileceğimizi arayıp bulmak zorundayız. Bir güncelleme paketi olarak değil bir sistem hatası olarak varlığımızın bir mevzi kazmaya ihtiyacı olacak. Ne virüs ne de anti virüs olmak sistemin işleyişine hizmet etmekten başka bir rolü olmayan saf bir ajan olmaktan başka bir şey vermeyecek isteklilerine.
Tarihi silsile boyunca ticaret yollarına hakimiyetin ürettiği itiş/kakış milletleri iş sahibi yaptığı gibi dert sahibi yaptı. 1500’lerde Ümit Burnu’nu keşfettiğini sanan dangalaklara karşı 1000’li yıllarda dahi Çin/Formosa/Ada Devletleri/Hindistan/Arap Topraklarında yaşanan yoğun ticaret akımlarının, deniz ticaretindeki hacmin, özellikle Çin’li tüccarların Arapça bilgilerinin seviyesinin hakim tarih anlatılarında göz önüne hiç getirilmeyişinden kapitalist gücün yalnızca maddi sömürüyle yetinmediğini, dünyaya başka hikayeler anlatmada da hayli mahir olduğunu anlıyoruz. 1500’lerde bu jeopolitik değişimi doğru tahlil eden Yavuz’un kafasını Rumeli merkezli bir müesses nizam olmaya saplamış olan Osmanlı Devleti’ni tutup bir Türk-Kürt-Arap ittifakına sürmesi oldukça öğreticidir. İtalya Seferi’nden sonra hangi sebeple fethedilen Otranto’dan çekildiği belli edilmeyen Osmanlı Sunuf-u Devleti’nin Katolikliği merkezinde boğmak varken Balkanlara dönüp Ortodoksluğun Hamisi görevine rücuu, o da yetmezmiş gibi aynı devirde uç vermeye başlayan Protestanlığın vücut bulacağı topraklara hüruç etmesi ve hiçbir jeopolitik gerekçeye dayandırılması mümkün olamayacak bir hareketle Viyana seferi… bütün bu silsile yaşanırken Katolik Dünya’nın hem Amerika’yı keşfi hem Ümit Burnunu aşıp ticaret yollarını tehdide yeltenmesi. Sanırız Katoliklerin şansı (!) yaver gitmiş. Yaşananlara bu düzlemden bakınca Yavuz’un Doğu Seferini tamamlayıp batıya yönelmek üzere İstanbul’a dönüşü, Donanma’ya ilişkin talimatları, Rodos’un fethi için mevcut kalyonları yetersiz bulması ve daha büyük kalyonlar emretmesi ve bir çıbandan ölüşüne dair o hüzünlü anlatı. Anlatılarla eğleşmeyerek anladıklarımızla devam edelim. Mevcut ticaret yolları, yeni ticaret yolları, keşiflerle yeni piyasa ve sermaye akımları ve değişen jeopolitik. Katolik Dünyanın malı sadece kendisi götürebilsin diye kendi arasında imzaladığı Tordesillas Anlaşması. Yükselen Protestanlığın ve Kalvinistlerin yok öyle şey deyip kazan kaldırması. Tefecilerin/Yahudilerin hem masalardan hem çatışmalardan süt emen altın buzağılara dönüşmesi.
Yazıda anlatılan ve değinilen çokça şey oldu. Bugün yaşanan jeopolitik kırılmanın nereden sökün ettiği şahsen kendi zihnim için de bir haritaya muhtaç. Bir ferdin tek başına bu budur diyebileceği genişlikten de hayli hacimli. Demir İpek Yolu, ardından Kuzey Denizinden yeni Deniz ticaret yolu, Elektrikli Arabalar, ilerleyen fazlarda muhtemelen elektrikli gemiler, uçaklar, elektrik ve su tüketmeye muhtaç (Yani su tasarrufuna, su kıtlığı mavallarına devam…) yapay zeka, nesnelerin interneti denilen ucubeyle akıllılaşan ve yapay zeka eklenmesiyle fikredebilecek makineler. Emek ve hizmet üretecek robotlar… Bütün bu değişimler ve gelişmeler (Gelişim değil.) yeni piyasalar inşa etti ve ediyor. Daha da edecek görünüyor. İnsanı bu piyasaların neresine nasıl dâhil edeceğini şimdilik müsamere yapımcı ve yönetmenleri de kestirebilmiş değil. Şimdilik onun kendi kendini sömürmesine müsaade ettiler. Ne çok matah bir şey gibi ezberletilen ulus-devlet yapısı ne de anayasal vatandaşlık artık bu yeni piyasaların işine gelmeyecek. Şahsen imparatorluklar çağına geri döndürüldüğümüzü düşünüyor ve görüyorum. Yeni cins imparatorlukların bir tekno-imparatorluklar çağı olacağı ve burada insanların vatandaşlık ve serflik arasında millî bir tavır tutturmaktan yoksun bırakacak sözleşmelere zorlanacağını düşünüyorum. Türk-Kürt-Arap dediğinizde elde edeceğiniz terkipten başka ne çıkacaksa o kadarına dahi tahammül edilmeyecek. Millî tavır tutturmaktan yoksun bırakacak sözleşmelerden belki de en sancılısını yürütülen korkunç ekonomik programla omurgası çökertilen, adeta sesi-soluğu kesilen topluma uygulananı olacak. Zaten bitmiş olan bir terör (!) sorununu sanki başka eller yaratmış da kendileri bitiriyormuş pozlarına bürünenlerin hiç bu poz kesmelerine ihtiyacı yok olan bitenlerin. Ne yapacaklarsa yapsınlar. Emirlerin zaten merkezden geldiğini kestirebilecek kadar bir bildiğimiz var. Ancak yapıp ettikleriyle ellerinde muhitten merkeze taşıyacak/satacak/pazarlayacak hangi değer kalacağını da umarız hesap edebiliyorlardır. Ülkemi/Değerlerimizi en iyi biz pazarlarız aculluğu dünyaya giydirilen yeni elbise de pazarlık kartını sahiplerine teslim etme akılsızlığına mahkûm kalacaktır.
İyice bi düşünsünler… İyice bi okusunlar… Anlatacağız…
Mehmet Ali Albayrak
6 Ramazan 1447, Ankara
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.