- Hazar İLBEY
- 11.07.2025
Yükleniyor
Al renkli keseler içinde taşınır, üç kez öpülüp başa götürüldükten sonra açılarak okunurdu hatt-ı hümâyunlar. Osmanlı sultanlarının en güçlü fermanları (kanun gücünde kararname gibi düşününüz) idiler. Tanzimat ve Islahat fermanları en bilinenleridir. Tanzimat Fermanı’na değin bu fermanların sultanlar tarafından bizzat yazıldığı ya da belge üzerine bizzat not düşüldüğü; ancak Tanzimat’tan sonra yalnızca şifahi sözlerinin kâtipler tarafından yazıya geçirildiği bilgisini haiziz.
Demek ki Tanzimat Fermanı ile sultan, kendi eliyle bizzat yazma hakkını dahi başka ellere teslim etmiştir. Osmanlı sultanının bizzat yazı yazma yetkesinden dahi vazgeçmesini sağlayan koşulları ise yine şifahi bir ferman uyarınca Rus donanmasına kışlaları vurdurularak yok edilen Yeniçeri Ocağı’nın lağvı hadisesi sağlamıştır. (Yazının tam da burasında aklı ancak oksijen tüketmeye yarayan otomasyonlular, ‘Yeniçeri Ocağı’nı mı savunuyor bu?’ diyerekten putlarını ovalamaya devam edebilirler. Yazının kalanında anlayacakları bir bahis yok. Tazıların peşinde koşturup dursunlar...)
Klasik Osmanlı devlet sisteminin padişah–ulema–yeniçeri ocağı (ordu) üçlüsünden oluştuğunu ve ocağın lağvı ile devletin kendi ayaklarından birini kendi eliyle ve rızasıyla gâvura kırdırdığını biz, başka şeyler anlatmak için her defasında yeniden anlatıyoruz. (Türkçe’yi Latin harfleriyle yazmamızın bizi maruz bıraktığı derin dertlerin başında bir mevzuyu uzun uzadıya anlatma zarureti de geliyor.)
İnebahtı ile duvara toslatılan müteharrik gücümüz, nasıl olduysa Yeniçeri Ocağı’nın lağvına kadar donduruldu. Ocağın lağvıyla birlikte felaketler çağımız baş verdi. Ocağın lağvı akabinde Yunanlar pek kısa bir sürede bağımsızlığını ilan edebilecek fırsata kavuştu. Halbuki Ocak, her 30–40 yılda bir Mora Yarımadası’nda ayaklanan çapulcu Rum eşkıya takımını silkeleyip asıl harpler için hazırlık müsabakalarını başarıyla tamamlardı.Balkan Harpleri’nde yaşanan rezaletleri ve elim hadiseleri anlatmaya ne bu yazı ne de kitaplar yeter. Sadece ve sadece Ömer Seyfettin’in Balkan Harbi Günlükleri’ni okuyan iman sahipleri ve Müslümanların yüzü kızarır, kahrolur. Yüreği iman tahtasına dar gelir.
Yeniçeri Ocağı’nın lağvı nedeniyle, Hıristiyanların çocuklarını devşirerek Müslüman eden ve böylece İslam topraklarında yaşayan zimmî nüfusu bir anlamda kontrol altında tutan sistem zaten ya gâvur zoruyla değişirdi ya da gâvurun rızasına muhtaç yetke sahipleri bu işe tamam demesiyle. Nitekim ikincisinden oldu olanlar. Üçüncü bir ihtimali bünyesinde barındırmayan bu cürmün neticesinde, Batılı anlayışla yeniden kurulmaya çalışılan orduya Anadolu topraklarından yüksek sayıda erkek nüfusunun çekilmesi neticesinde Anadolu’da tarımsal üretim sekteye uğradığı gibi, aynı dönemde üretim yetersizliği neticesinde müthiş bir enflasyonun da ortaya çıkmasına sebep olundu.
Yeni ordunun kurulmasında yaşanan güçlükler, askeri Batılı ordular gibi teçhiz etmenin hazineye yüklediği maliyet, savaşlarda yaşanan büyük mağlubiyetlerin toplum sırtına yüklenen muhasebesi; Anadolu’da Türk–Müslüman nüfusunda müthiş bir düşüşe de yol açtı. İstiklâl Harbi’ne 13.000.000 civarında bir nüfusla girilmesi dahi ocağın fütursuzca kapatılmasının masaya koyduğu hesaptır. Bunları bilen ya da bu söylenenleri kestirebilen bir Türk’ün/Müslüman’ın, bu meyus olayın neyine sevindiğini yoklaması üzerine vazifedir. Bu olaya “vak’a-i hayriyye” adını taksa taksa, sonuçlarından en büyük faydayı temin eden cizye mükellefleri takmıştır. Bu cürüme sevinenlerle ocak kışlalarını bombalayan Moskof askerleri, bu bombardımana müsaade edenler ve o müsaade emrini buyuran Hannoverli George ile Bourbonların Charles’ı aynı saftadır. O saf o gün bugün bozulmamıştır. Bu yazının yayım tarihinde dahi süregelen kavga, aynı tarafların taraftarları arasındadır.
Yeniçeri Ocağı’nın bilinen bozukluklarını düzeltmeye durmaktansa saltanatlarının kuvvetini ve ikbalini esas dert belleyenlerin, onu Moskof gâvurunun donanmasına bombalatmaktan dahi geri durmayan alçakların, o gün bugün milletçe başımıza gelen her felakette dahli olduklarını söyleyelim. İslam olan milletinin gâvurlardan üstünlüğüne dayalı millet esaslı sınıf sisteminin de terk edildiği bu fermanlarla birlikte “modernleşme” tantanasının, kapitalizme motor uydurma peşindeki Batı’nın kuyruğuna takıldığı günden bugüne, ümüğümüze geçirilen halkanın zincirleri sıkıldı durdu. Nefessizlikten öldüğümüz de vaki hortlayıp İstiklâl Harbi verdiğimiz de...
Sultanların ve sunuf-u devletin ikbal ve mansıplarını koruma derdiyle başımıza sarılan belaların sayılması başlı başına bir takvime muhtaç. Ansiklopedi hacmine ulaşacak bir takvim belki de. Biz bu yazıda son 200 yılda başımıza yetke sahipleri tarafından getirilen belaların izleğini sürelim istedik. Görülmesini arzu ettiğimiz resim; sayacağımız bütün tasarrufların aynı çizgi üzerinde ilerlediğini, çalışma mekanizmalarının birebir nasıl kopya edildiğini, nasıl da bir programın aşamaları gibi birbirini tamamladığını göstermektedir. Anlatamıyorsak suçlusu, anlama ve anlatma seviyesinin düşürüldüğü hendekte aranmalıdır. Ocağın lağvı ile kazılan hendek de o gün bugün genişledi durdu. Kaşıkla doldurmaya çabaladığımız hendeğin kepçeyle boşaltılması vâkayi adiyeden oldu. O hendek, 60’lardan beri bataklığa döndü.
Yeniçeri Ocağı’nın lağvı hadisesini izah etmeden konumuza başlayamazdık. Ardından gelen Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839), Islahat Fermanı (18 Şubat 1856), Birinci ve İkinci Meşrutiyet cürümleri, devrim inkılapları, Kur’an yazısının terki, anayasadan “devletin dini, din-i İslam’dır.” ibaresinin tardı, arada yaşanan hırgürler ve nihayet yüzüncü yılını geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti’nde iki yıllık sekmeyle de olsa yeni bir ‘hatt-ı hümâyun’… Bu hümâyunun henüz ismi yok. Çok analı ve çok babalı bu hümâyuna bir isim takmak da bendenize düştü: Kızılcahamam Hatt-ı Hümâyunu.
Yeni cins Türkiye elbette yeni cins hümâyunlarla mehazlanacaktı. Aksi bir görüş safdillikten beteridir. Biz nurtopu (!) gibi yeni hümâyunumuza laf düşürmezden evvel şunu da ilave edeceğiz: Körfez Savaşları’nın ikincisini müteakiben merkez güçlerin Türkiye’yi soktuğu yola, gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğine ant içenlerle, durmadan yürüteceğine rant içenlerin Hacivat–Karagöz temaşasında hayalbazların 15 Temmuz tantanasına tesadüf eden zaman diliminde birbirine girişmesiyle ortalık toz duman. Ne, niye oluyor? Kim niye yer değiştiriyor? Alakasız siyasi oyuncular nasıl da küskün kardeşlerin yıllar sonra heyecanla barışması gibi bir araya gelip ‘bıyıklı ceset fotoğraflarını’ okşuyor? “Neler oluyor hüstın?” Demekten kendini alamıyor Etrak ve Ekrâd. Hayalbazlar bir taraftan ABD anayasacılığının Neo-selçukî formunu yeni jeopolitik düzleme ayarlamaya uğraşırken diğer yandan Kraliçe hümâyunlarını da bu gûl-yabani idari meratip silsilesine yamamanın derdini çekiyor. Cenâb-ı hak daha kavi çektirsin. Denklerini çatamaz olsunlar.
Daha biz bunlara ne diyelim... Ne laftan anlıyorlar ne sinkaftan... Ama kaftan meselesi güncel bir mesele olarak karşımızda. Laftan anlayanlara bu suni elyaf kaftandan bir hisselik pay senedine sahip Kızılcahamam Hatt-ı Hümâyunu’ndan dem vuralım. Kalın kafalarına belki birkaç fidan dikeriz...
12 Temmuz 2025 tarihinde Kızılcahamam’da bir otelde vuku bulan bir istişare toplantısında şöyle buyuruldu:
“Türk, Kürt, Arap eğer bir aradaysa, birse, beraberse işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde, uzaklaştıklarında ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır.”
Aynı buyruğun içerisinde Türklerin tarih sahnesine dün çıkmış bir millet olmadığı, İskitler ve Sakalar isimleriyle milattan önce 8. yüzyıldan bugüne tarih sahnesinde var olduklarına da dikkat çekildi. (Elbette bu dikkat, bizim dikkat çektiğimiz şeylerin oldukça uzağında...)
Kızılcahamam mıntıkasında serdedilen yeni nesil buyruk bize ne anlatıyor? Türk’ün ne olduğunu anlatmıyor. Lazım olunca başvurulan bir kelime olarak ‘Türk’, bu buyrukta Kürt ve Arap’la ilintilendirildi. İstiklâl harbi’ni Kürtleriyle birlikte veren Türk milletine, İkinci Suriye İç Savaşı’ndan beri Çanakkale Harbi üzerinden Arap unsurların ekleniş çabalarını herhalde sağır sultan da duydu. Dolayısıyla küçük İsrail’in güvenliği gereği ayarlanan İkinci Suriye İç Savaşı’nın taktiksel bir hareketi olarak bu ilintileme arzusu ve eylemi hep dikkatimizi çekti.
Nihayet, İkinci Çözüm Süreci’yle de Kürtler için ayarlanan ilintileme çalışmaları ovaya indi. Sanki İstiklâl harbi’ni Türk milleti ve Kürt kavmi beraber omuz omuza vermemiş gibi; sanki yeni bir birleşim/kesişim kümesine ihtiyaçları varmış gibi yeni bir kümenin içine tepiştiriliyorlar. Yetmiyor, bu kümeye bir de Arap kümesi ekleniyor. Bu işlerin egemenlerin hesap kitabına uydurulması için de icbarın her türlüsü kullanılıyor. Amerikan hegemonyasının “Osmanlı millet sistemi size en uygunu” diye gazladığı yeni Türkiye’ye İngiliz hegemonyası, Selçuklu coğrafyasının jandarmalığını kazıklamak için Avrupa’yı kafakola alıp harp uçağını şak diye satıyor. Hazır jandarmayı ABD elinde iyice meşruiyet krizlerine düşürmemek için de İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin 20 jetini hemen yolluyor. Sömürgeci/kolonyalist namussuzların hangi eşeğin önüne ot atacağını, ne yapmak üzere sırt sıvazlayacağını bilenler bilir. Bilmeyenler mi? Onlara da artık bilenler anlatacak. Ya da Chatgpt’ye soracaklar.
12 Temmuz 2025 tarihli Kızılcahamam Hatt-ı Hümayunu’nda bahsedilen ‘Türk, Kürt, Arap’ üçlemesini müteakip günlerdeki açıklamalarla da sıklıkla kulağımıza üfledi durdu malum kişi. Bu üçlü terkip teslisden midir, kutsal üçlemeden midir ya da üçlü birlikten midir, bilmiyoruz. Biz öyle kara, pis şeyleri bilmeyiz…
Yeni nesil hümâyundan anladığımız o ki, kendi kendine biçtiği “aktif tarafsızlık” adlı dış politika siyasetiyle Türkiye ancak kendi kendini avutmaktadır. Belki bunu bile sağlamıyor olan bitenler karşısında. Söyledikleri türkü bu toprağın türküsü değil. Selçuklu coğrafyasının jandarmalığına soyundurulan yeni türkiye cismi, Selçuklu coğrafyasında yaşanacak her tantanayı en sert biçimde kendi içinde yaşayarak ve toplumuna yaşatarak; acenteliğini üstlendiği taraflar adına kapitalist arızaları hem sönümlendirerek katalizörlük görevi ifa edecek hem de kapitalizmin yayılım/etkinlik sahasını genişletecektir. Yeni Türkiye’nin yeni kamu binalarına ve devletin benimsediği yeni sembollere bakarak, Selçuklu’nun konuyla alakasının ne olduğu sorusuna sırayı getirebilirsiniz. Ya da İkinci Suriye İç Savaşı’ndan önce kredi kartı sisteminin olmadığı Suriye topraklarında ilk kredi kartı sisteminin kim tarafından nerelerde aktif hâle getirildiğini belki de tahmin edersiniz.
Belki de uslu çocuklar olursak Selçuklu tarihi boyunca yaşanan mezhep savaşlarını hiç yaşamayız da mutlu mesut “Yeni Selçuklu / Askerî Roma” hayalleriyle güvercin taklası bile atarız. Laik bir Halife’miz dahi olabilir, hem de Selçuklu’daki gibi. Hatta İslami dayanışma oyunları dahi Halife’nin riyasetinde düzenlenebilir… Hem ha Ahlat, ha Bağdat; değil mi? Neden olmasın...
10 Cemaziyelevvel 1447, Ankara
Mehmet Ali ALBAYRAK
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.