- Muhammet Nuri ALTUN
- 11.07.2025
Yükleniyor
1920-1946 yılları arasında 26 yıl vekillik yapan, Tanrı Kitabından Namaz Türeleri ile Tanrı Kitabı gibi telifleri bulunan, Divan-ı Lügâti’t-Türk mütercimi Ahmet Besim ATALAY (1882-1965), Güneş Dil Teorisi’nin ve Türkçe ibadet müdafiilerinin önde gelen isimlerinden biridir.
İlk baskısı 1923’te yapılan Türk Büyükleri veya Türk Adları kitabının girişinde şöyle diyor:
“Eski Türkler adı «gökten inmiş» saymazlardı; çocuk hak kazandığı adı alırdı (x).
(x) Çünkü Araplar «El esmâ tenzilu min-semâ (isimler gökten iner) derler. Ad verirken fala bakarlar. Eski Türkler ise çocuk bir yaşına girince bir ziyafet verirler ve çocuktaki kabiliyete göre ad verirler. Yahut çocuk adını kılıcıyla alırdı. Bizde hâlâ bu âdet kalmıştır; çocuklara kabiliyetlerine - songunlarına - göre ad takıp duran kadınlar Anadolu’muzda pek çoktur.”
Kur’an çevirisi yapacak kadar Arapça bilen Besim Bey’in, Bakara Suresi’nin 31-33. ayetlerinden bîhaber olduğunu düşünmek safdillik olur mu?
Zira kendisi, andığımız ayetleri şöyle çevirmiş:
“31. Âdem’e öğretip her şeyin adın, sonra da onları meleklere gösterip: «Haydin gerçekseniz bunların adların söyleyin» deyince Allah
32. Dediler ki: «Sen kutsalsın, hangi şeyi bizlere bildirdinse, ancak onu biliriz, evet, sen bilginsin, evet, sen bilgesin»
33. Allah Âdem’e: «Adların söyle bunların» dediğinde hemen adlarını salık verince, Allah dedi ki: «Göklerde de, yerde de, göze görünmeyeni, açık, gizli, yaptığınız bir şeyi ben iyi bilirim, demedim mi sizlere?»”
Ömrü, Arapları tahkir etmekle ve ilmi temelden yoksun, nereye nasıl bağlanacağı konusunda indi değerlendirmelerden başka dayanağı olmayan bir evhamın peşinden koşmakla geçen Besim Bey, ayet-i kerimenin açık hükmünü görmezden gelerek, doğrudan ayete saldırmak yerine, Arapların bir şeyler dediğini söyleme uyanıklığını gösterme gereği duymuş.
Kur’an’ın ve İslam’ın hadimi olmaktan başka bir yol tutmayan Türklere bir yer ve yön tayin etme derdi Türkçüleri kör ve zebun etmiştir. Şu günlerde yerinin tespit edildiği taşlı ağıllı soydan tescilli birileri tarafından bayram havasında duyurulan, dört heceli ve Türkçe olmayan Ergenekon diye tesmiye edilen yerden ve civarından gelen allame-i cihanlar ve ideologlar her nedense birkaç yüz yıldır bizleri tenvir etme derdiyle yanıp tutuşmuşlar; Türkeli’nde cesamet kazanmış birileri de bizleri nedense hep o yerlere götürmek istemişlerdir.
Çevirisinde, ayetlerde geçen Allah lafzı yerine keyfine göre tanrı, rab, hak ve ilah ifadelerinden birini seçen Besim Bey şöyle demektedir:
“Bugün Türk halkı cevizin dış kabuğunu yalamaktadır; onu özünden haberi yoktur. Din, Türk için mihanikî ve kuru bir çehre göstermektedir. Hiç anlamadığı bir dilde yapılan ibadetler, ruha heyecan verebilir mi? Günde beş defa kılınan namaz, yılda otuz gün tutulan oruç, Mekke’ye giderek taş öpmek ve şeytan taşlamak, Türk için ancak mihanikî bir kıymet taşımaktadır. Bu ibadetlerin hiçbirisi gönüllere neşe ve zevk vermiyor ve ahlaka hiç tesir etmiyor, fenalıklardan bizi uzaklaştırmıyor… Türk artık inandığı kitabı anlamalı, kendi diliyle ibadet ederek ibadetin zevkine varmalıdır.”
Ömrübillah ana-babalarımızın dahi duymadığı, telaffuz etmediği bu “Tanrı” sözüne dair cehaletimizi ancak okuyarak giderebiliriz diyerekten, inandığımız kitabı anlama (biz buna işitme diyelim) cehdiyle, itimat ederek baktığımız, Ahmet TOPALOĞLU tarafından yayına hazırlanan, XVI. yüzyılın ortalarında yazılmış bir satır arası Kur’an tercümesinde Allah lafzı yerine Tañrı (تکری) kelimesinin kullanıldığını görünce, Arapça Allah yerine Türkçe Tanrı kelimesi teklifi de gözümüze hoş göründü diyelim. Bütün iyi niyetimizle aynı satır arası Kur’an tercümesindeki Enfal Suresi’nin 60. ayetinin ilk kelimesi olan اَعِدُّوا için tercih edilen ve pek has Türkçe olduğu anlaşılan “yaraklanun” anlamının, gericilikte sınır tanımayan Besim Bey tarafından neden tercih edilmediğinin izahını yapamadık.
Karani Hocada hıfzını tamamlamış, hariçten 3 yıllık ilkokul diploması sahibi, “cevizin dış kabuğunu yalayan Türkler”den biri olan merhum babam zaman zaman içlenerek, “Heyhat heyhat! Nerede kaldı bizim Şirinle Ferhat?” derdi. Askerlik dönüşü, sevdiği kızı alamayıp ince hastalıktan şehit düşen amcası Nurettin dede hatırına gelir miydi bilmiyorum. Ama amcasının, Kerem ile Aslıyı okurken “Aldı Nurettin…” dediği biliniyor.
Karyenin (köyün değil) yetiştirdiği babamdan duyduğum “Heyhat heyhat! Nerede kaldı bizim Şirinle Ferhat?” sözündeki heyhat (هیهات) ne demekti?
Heyhat kelimesine, yüzünden anlamaksızın (!) okurken Mü’minun Suresi’nin 36. ayetinde هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُون (heyhat heyhat lima tûadûn) tesadüf etmem babama ve onun abaecdadına rahmet okumama vesile oldu.
Bu ifade, öldükten sonra tekrar diriltilmekle tehdit edilen kavminin kodamanlarının Hud’a (as) cevabıdır. Heyhat kelimesi ayet-i kerimede tek kelime olarak değil, tekidli bir şekilde ikileme olarak zikredilmiş; öldükten sonra dirilmenin boş bir tehdit olduğu kodamanlarca söylenmiştir. Okuyanlar, Şair Türk İsmet ÖZEL’in işaretiyle hazırlanan Türkün Dili Kur’an Sözü kitabından heyhat kelimesine ve işaret ettiği ayete mutlaka aşinadırlar. Bizler, ayetin işaret ettiği anlama sadık kalarak, anlamadan (!) okuduğu Kur’an’da geçen kelimelerle kendini ifade edenlerin çocuklarıyız.
İntikam almaya Kur’an’ı yüzünden okuyarak başlayabiliriz.
Muhammet Nuri ALTUN
Erzurum - 1 Rebiulahir 1447
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.