Kara mı Deniz?


Kara mı Deniz?

Resim: Çeşme'de Deniz Savaşı
Ressam: Vladimir Kosov

 

Kara mı Deniz?

(İsim olarak Burak Reis olsun. Bunun yalnızca ilk yarısı doğru ama tamamı tarihimizin değerli denizci şehitlerinden birini anma ve ona selam mahiyetindedir.)

12 Rebiyülevvel 1184 (6 Temmuz 1770) günü batan güneşle birlikte bir İngiliz denizci tarafından yelken ile Çeşme Limanına yönlendirilen ateş kayığı, ıskotaları ayarlanıp dümeni sabitlendikten sonra insansız olarak ve düz bir rotada ilerleyerek limanın içini tamamen doldurmuş ve birbirlerine bordalamış durumda demirli Türk donanması gemilerinden birine başarıyla yaslandı.

İngiliz denizci, denize atlamadan önce güvertedeki yanıcı maddeleri tam zamanında ateşe vermiş. Dakikalar içinde alev topuna dönen kayık yine tam zamanında ilk Osmanlı gemisine temas ettiğinde gemi hemen tutuşmuş ve yangın hızla diğer gemilere sıçrayarak bütün donanmayı saatler içinde cayır cayır yakmıştı.

Seksen civarında gemi içinden tek kurtulan, önceki gün limandan çıkıp düşmanla açık denizde savaşmaya karşı çıkmış olan(!) Kaptan-ı Derya Mandalzade Hüsameddin Paşa'nın Sakız Adasına kaçan baştardası olmuştu. Bir zamanların meşhur denizci şairi Yetimî'nin: “Suyu bardakta,/ Gemiyi duvarda sevenler...” diyerek ustalıkla teşhis ettiği üzere, deniz işlerinin arpalık haline geldiği dönemlerde olacak olan da ancak buydu ve üstelik ne ilk ne de sondu.

 

 

Çeşme Limanında koca Osmanlı Donanması savaşmadan yok olurken, 7 Temmuz 1770.

 

Gerçek açıkça bilindiği halde yetkiyi elde edenler tarafından iş, bir bilene değil de köylüsüne vs. verile geldiği için bu topraklarda tarih tekrar eder de eder. İşi ehline vermek, iş her ne olursa olsun, en önemli husustur. Velhasıl yukarıdaki örnekle de ispatlandığı üzere deniz işi de gerçek denizcilere verilmezse deniz daima kara olur. Oysa Türklerin bir denizi kara olarak nitelendirmesi bambaşka bir sebepleydi.

Merak edebilecekler için açıklamak gerekirse kadim zamanlarda Türkler ilginç bir şekilde yönlere renk anlamları da yüklemişlerdir. Doğu, yeşil; güney, kızıl; batı, ak; kuzey, kara ve evet gök de yukarısı. Şimdi çevremizdeki denizlerden bazılarının adlarının nereden geldiği anlaşılmış oldu.

Yine de burada Türk denizcilik tarihinin derinliklerine girmek gibi bir niyet pek mevcut değil. Asıl özne ateş kayığı olacak gibi görünüyor ama belli de olmaz.

Ateş kayığı, donanmaların ağaç gemilerden oluştuğu uzun dönem boyunca çok önemli bir taktik silah olagelmiştir. Son darbeyi insansız olarak vurduğu için de insansız su üstü savaş aracının atası sayılabilir.

Dolayısıyla ateş kayıkları ilk bakışta çok sıradan, pek önemsiz ve ucuz araçlar olsalar da etkileri inanılmaz büyüklüklere ulaşabilmiştir. Yukarıdaki örnekte okunduğu üzere üç kuruşluk tek bir ateş kayığı, Osmanlı donanmasını Akdeniz’den sildikten sonra Osmanlı Devleti iktisadi ve askeri olarak bir daha toparlanamamıştır. Kaçınılmaz son aslında böylece 7 Temmuz 1770 sabahı başlamıştır çünkü coğrafyası sebebiyle Osmanlı Devleti ancak ve ancak donanması kadar güçlü olabilirdi. Peki bu mesele bizi bugün de ilgilendiriyor mu? Kesinlikle! Türkiye Cumhuriyeti de ancak donanması kadar güçlüdür. Konunun asıl endişe verici tarafı ise tarihin tekerrür etmeye son derece meyilli olmasıdır.

19. Yüzyılın ortalarında savaş gemilerinin ağaç yerine çelik ile inşa edilmeye başlanmasıyla ateş kayıklarının kullanım alanı kalmadı. İkinci Dünya Savaşının ortamında ise zaman ilerledikçe denizlerdeki üstünlük mücadelesinde zayıf tarafta kalan ülkeler olan İtalya ve Almanya (Japonya ayrı bir hikâye) tarafından yenilenmiş ateş kayığı çözümleri mecburen geliştirilmeye başlanmıştı.

İtalya kaynaklı ilk örneklerde içine patlayıcı yerleştirilmiş yüksek süratli küçük kayıcı tekneler hedefe bir dümenci tarafından yönlendiriliyordu. Harekât tıpkı ateş kayıklarında olduğu gibi dümencinin dümeni hedefe sabitlemesinden sonra, çok dar bir zaman aralığında, denize atlamasına dayalı bir çözümdü. Bunları dümenciyi aradan çıkartan Almanya kaynaklı ilk insansız uzaktan kumandalı su üstü araçları takip etti ki günümüzdeki insansız su üstü araçlarının asıl macerası böylece başlamış oldu. Yine de bu gelişmeler savaşın sonucunu değiştirmeye yetmeyecekti.

1945'den 12 Ekim 2000'e kadar bu alanda önemli bir gelişme yaşanmadı ama insanlı bir intihar saldırısına dayanan bu örnek atlanabilir. 24 Şubat 2022'de Rusya'nın bir gece içinde küresel Covid-19 salgınını tedavi etmesiyle başlayan süreçte yaşananlar ise hızla ilgi çekici sonuçlar doğurmaya başlayacaktı.

Burada Ukrayna-Rusya arasında sürmekte olan savaşın yalnızca deniz katmanı kapsama alanında olacaktır. Konuyu bir cümlede özetlersek; donanması olmayan Ukrayna, Rus donanmasını Karadeniz'den sildi.

Diğer taraftan bu cümlenin aynı zamanda son derece sığ ve bulanık bir ifade olduğunu da kesinlikle göz önünde bulundurmak gereklidir. Mesele böyle sonuçlansa da denklem göründüğü kadar basit sayılmaz. Böyle bir denklemin bazı önemli değişkenlerinden kısaca bahsetmek okuyucu için çözüm yöntemini belki biraz daha kolay anlaşılır hâle getirebilir. Diğer bir yanıyla da burada yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti için bazı önemli dersler barındırmaktadır.

Karadeniz için SSCB'den kalan donanma mirasının bütünü, Ukrayna’ya bırakılan birkaç hurda dışında, Rusya tarafından devralındı. Gerçekçi olmak gerekirse, yakın dönem içinde inşa edilen dört adet “Proje.636” sınıfı denizaltı dışında Rus Karadeniz filosunun ciddi bir gücü olduğu aslında söylenemezdi.

Çoğu Sovyet döneminden kalma 1970 ve 80'lerin teknoloji seviyesindeki gemiler güncel tehditlere karşı son derece çaresizdi ve bir kısmı Ukrayna tarafından batırıldı.

 

Bir zamanların meşhur Sovyet hücumbot (onlar korvet olarak tanımlıyor) tasarımı 500 tonluk Proje.1241 Molniya (Tarantul) sınıfı gemilerden biri birkaç magura tarafından kolayca batırılırken, son anlarında.

 

En yeni Rus tasarımları olan Buyan (500 ton) Karakurt (800 ton) ve Bykov (1.700 ton) sınıfı korvetler ise küçük boyutları sebebiyle öz savunma yetenekleri gerçekçilikten uzak, soğuk savaş döneminden kalma tasarım anlayışını yansıtan zamanın gerisinde kalmış gemilerdi. Bu gemilerin bazıları da Ukrayna tarafından batırıldı.

Güncel açıdan aciz olacağı aşikâr olduğu halde inşa edilen bu yeni tasarımların ortaya çıkması üç dört temel sebebe bağlanabilir: Yetersiz maddi kaynak ayrılması. Sovyet deniz tasarım kültürünün ve insan gücünün büyük ölçüde kaybedilmiş olması ve sürekliliğin kesilmesi. Donanma projelerinin arpalık olarak görülmesi ve buna bağlı organize yolsuzluklar. Bunlara bir de haddinden fazla özgüven eklenebilir.

Rusya’nın yeni ve tek büyük su üstü tasarımları olan Grigorovich (4.000 ton) sınıfı firkateynler de Ukrayna tarafından vurulmaktan kurtulamadı. Artık deniz savaşlarının şekli gerçekten değişiyor gibiydi.

Ukrayna Rus gemilerini üç farklı silahla vurdu:

1. İnsansız su üstü araçları

2. İnsansız hava araçları

3. Güdümlü mermiler

 

Dördüncü olarak insansız sualtı aracı iddiası söz konusu olsa bile bu husus şimdilik son derece şüphelidir.

Rus gemilerinin bir bölümü limanda ve havuzda vuruldu. Başlangıçta gemiler Sivastopol'da tutulduysa da burada ciddi isabetler aldıkları için daha doğudaki Novorossiysk Limanı’na taşındılar. Burada da ciddi sorunlar yaşanmaya devam ettiği için hayatta kalan gemilerin bir bölümünü de mecburen Hazar Denizine gönderdiler.

Pek çok Rus gemisi ise açık suda vuruldu. Bu vuruşlarda başrolü, bugünün ateş kayıkları olan insansız su üstü araçları maguralar oynadı. Bilhassa eski Sovyet gemileri ama bazen en yenileri bile bu insansız araçları algılama ve ateş altına almada ciddi sorunlar yaşadı. Hatta birçok kez gemi mürettebatının ellerinde taşıdıkları hafif makinalı tüfeklerle çaresizce savunma yapmaya çalıştıkları görüldü.

Eğer Ukrayna tek başına savaşsaydı bütün bunlar muhtemelen hiç gerçekleşmeyecekti. Dolayısıyla Ukrayna’nın denizdeki başarısı aslında NATO tarafından sağlanan destekle mümkün oldu ve bu desteklerin en önemlileri:

 

1. Havadan ve uzaydan sağlanan gerçek zamanlı hedef bilgileri,

2. Uydu tabanlı uzun menzilli haberleşme ve veri bağı,

2. Elektronik Harp imkânları,

3. Siber güvenlik açıklarının değerlendirilmesi,

4. Rusya içindeki istihbarat ağı ve vekil unsurlardan faydalanılması olarak sıralanabilir.

 

Rus gemilerinden birini batırma harekâtı için maguralara gerçek zamanlı hedef bilgisi (ve belki ilave olarak elektronik harp desteği de) sağlayan bir RQ-4B insansız hava aracının uçuş rotası.

 

Yukarıdaki resimde bir örneği görülebildiği üzere hedef tespiti için kullanılan NATO’nun insansız hava aracı Türk Hava sahasında güvenle uçarak deniz üstündeki bütün hareketli Rus kuvvetlerini konumlandırıp gerçek zamanlı olarak izleyebildiği için ve şartlar gereği Rusya bu aracı engelleyemediği için sonuç kaçınılmaz olmuştur denilebilir. Maguraların çok uzak menzilden seyir halindeki gemileri bulup imha edebilmesinin tek yolu buydu ve ayrıca Starlink veri yolu da başarının ikinci anahtar kavramıydı. Bu iki sistem birlikte kullanılmadıkça Ukrayna denizde böyle bir başarı elde edemezdi. Başka bir ifadeyle Ukrayna burada yalnızca bir vekildi ve gerçek başarı NATO’ya aittir demek doğru olur. Aynı dönemde benzer bazı gelişmeler de bilindiği üzere Kızıldeniz'in Güney kapısı Babülmendep Boğazı’nda yaşandı. Yemen kuvvetleri boğazı kapatmayı denediyse de sahip olduğu büyük konum üstünlüğüne rağmen, NATO savaş gemilerine karşı hiçbir başarı elde edemedi çünkü Ukrayna’nın aksine hiçbir ciddi desteğe sahip değildi. Ukrayna da Yemen kadar desteksiz kalsaydı Karadeniz'de de durum çok daha farklı gelişirdi.

Özet olarak iki ülke savaştığında doğru bir değerlendirme yapmak daha geniş bir bakış açısı gerektirir çünkü görünürdeki savaştan daha büyüğü perde arkasında cereyan edebilmektedir.

Ukrayna Rusya savaşının Karadeniz sahnesinden, Türkiye'nin muhtemel savaş senaryoları bağlamında bizim için hangi dersler çıkartılabilir?

1. Küçük savaş gemilerinin değil geleceğin günümüzün savaş ortamında bile yeri yoktur çünkü hayatta kalamazlar. Ne kadar küçük? Kabaca 3.000 tondan aşağısı. 1.500tonun altından ise kesinlikle uzak durulmalıdır, bu gemiler alçak/orta seviye bir düşmana karşı bile savaşı sürdüremez.

2. Büyük savaş gemilerinin tasarım anlayışlarının tamamen yenilenmesi ve güncel ihtiyaçlara uyarlanması şarttır. Onlarca yıldır hiçbir ciddi ilerleme sağlamadan süregelen Batı tasarım anlayışını izlemekten hızla kurtulmak gerekir. Bu konunun teknik ayrıntılarına burada girmek mümkün değil.

3. Siber Güvenlik artık diğer bütün değişkenlerden daha önemli ve öncelikli olmalıdır ama bu aynı zamanda Türkiye şartları gereği çözülmesi en zor denklem olabilir.

4. Muhtemel bir savaşta (hangi güçle savaşıldığına bağlı olarak) ülke içindeki vekil unsurlar açılış darbelerini vurmakla görevlendirilecektir ve diğer bazı hassas hedeflerle birlikte deniz üsleri ve gemiler ülke içinden vurulacaktır. Bu tür saldırılara karşı önlemler geliştirmek de elzem görünmektedir.

Ukrayna insansız su üstü araçlarının başarısı sığ bir bakış açısıyla değerlendirildiği için (veya böyle bir değerlendirme kimilerinin işine geldiği için) Türkiye'de de bir anda bu alanda bir patlama yaşandı. Ortalık sayısız insansız su üstü aracı projesiyle doluverdi çünkü küçük bir teknenin üzerine patlayıcı vs. yerleştirip buna kamera ve uzaktan kumanda eklemek çocuk oyuncağı idi. Dolayısıyla iş çok kârlı görünüyordu.

Şurası açıktır ki Türkiye'nin karşılaşacağı muhtemel savaş senaryolarından bazıları Ukrayna-Rusya savaşından hem farklı hem de ona benzer olacaktır. Muhtemelen Kıbrıs'ta başlatılacak bir sahte bayrak harekâtı veya benzer bir durum ile birlikte, büyük ihtimalle NATO eninde sonunda Türkiye'ye saldıracağını öngörebiliriz. Bu muhtemel saldırıya İsrail, Mısır, BAE ve şartlara bağlı olarak belki Rusya da destek vereceği için insansız su üstü araçları ile Ukrayna’nın yapabildiklerini denizde yapabilmemiz mümkün olmayacaktır. Bu yüzden bu alana fazla yatırım yapmamız kaynak israfı olarak kabul edilebilir.

 

Önceki paragrafa bağlı olarak biraz daha girişteki Çeşme Faciası’na dönersek, Rusya bu saldırıyı gerçekleştirebilmek için "ezeli düşmanı" İsveç ile anlaştı ve onların tam desteğini aldı. Danimarka’nın da desteğini aldı ve Danimarkalı askerler de savaş filosuna gönüllü olarak katıldı. Fakat bu işi organize eden gerçek güç İngiltere’ydi ve Rus filosunu yönetenler de İngiliz’di. Gelen Rus donanmasının gemileri de denizcileri de nitelik olarak Osmanlı donanmasından gerideydi. Üstelik sayısal üstünlükleri de yoktu ama savaşların daima kendi dinamikleri ve değişkenleri vardır. Savaşları sayılar kazanamaz...

Benzer şekilde 1970'lerin anlayışıyla bugün hücumbot gibi güncel savaş ortamında kendini savunması mümkün olamayacak araçlara büyük yatırımlar yapmak da Türkiye için bir başka kaynak israfı olacaktır. Uçak gemisi fantezisi için de benzer şeyler söylenebilir.

Deniz sistemleri açısından Türkiye'nin bundan sonra hızla çalışması gereken en öncelikli alan insanlı ve insansız su altı sistemleri olmalıdır demek doğru olur. Ama bu alanda işlerin yolunda gittiği de ne yazık ki söylenemez.

Son olarak; denizlerin kaybı bu kez Anadolu’nun kaybı ile sonuçlanabilir.

 

Yoksa deniz mi kara?

 

 

Burak Reis

28 Zilkade 1447

(15 Mayıs 2026)

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar