Tanpınar’ın Su Taşıdığı Değirmende Un Ufak Edilen Türkler ve Zülüflü Kâfirler


Tanpınar’ın Su Taşıdığı Değirmende Un Ufak Edilen Türkler ve Zülüflü Kâfirler

Tanpınar’ın Su Taşıdığı Değirmende Un Ufak Edilen Türkler ve Zülüflü Kâfirler

 

Öğretmenliğe 1923 yılında Erzurum’da başlayan, Antalya kadılığından emekli Hüseyin Fikri Efendi’nin oğlu Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962); bütün Halk Fırkalılar gibi Türk inkılabını Milli Mücadele ile başlatır. Tabii olarak: Mustafa Kemal’in kazandığı zaferin beyhude harcanmaması için Türk milletinin hayatındaki engelleri kaldırdığını söyler. Milli Mücadele'de dikkat israfı denilen şeyi bulamazsınız, der. Tanpınar’a göre Mustafa Kemal, sanki bu iş için, tarihinin içinden Zeus'un kafasından mücehhez ve müsellah fırlayan Athena-Pallas gibi çıkar.

Hür ve müstakil yaşamaya layık bir millet olarak biz Türkler, Garb medeniyetinin ışığına ve insan haklarına büyük bir şevkle koşmuş, fakat mazi bağlarını gereği gibi koparamadığımız için durmadan bir pervane gibi yolun fenerlerine çarpmıştık. Şükürler olsun ki insanlar içinde birinci olmak için doğanlardan Mustafa Kemal, bizi üç adımda en koyu orta-çağdan muasır dünyaya ulaştırmıştır.

Sağcının ahmaklığından, solcunun cehaleti ve taassubundan bîzar olan Tanpınar, maruz müşahiddir; şüphesiz İsmet Paşa'yı seviyor, hem çok seviyordur. Bunun dışında inkılapların taraftarı ve dil meselesindeki ifratlar hariç, geriye dönmek, bir adım bile istemez.

Evet, kıyafet şekildir ve ruh ancak şeklin ve maddenin içinde kendisini idrak eder. İyi amma, kıyafetimiz bütün hayatımızı, düşüncemizi biz farkında olmadan idare eder. Laiklik zarurîdir. Muasır insan olabilmemiz için bu çemberden çıkmamız lazımdır. Hukuk ve kanunlar meselesi de böyledir. Eski hukuk, Müslüman medeniyetinin çevresinden çıktığımız gün örf olmuştur.  Elbette ki örf, büyük manasıyla medeniyet ve kültüre karşı gelirse terk edilir.

1924’teki Erzurum depremini anlattığı Erzurumlu Tahsin hikâyesinde:

 Kadınlara gelince . . . Hakikat şu ki, bu zelzele sayesinde ben Erzurum'da birkaç kadın yüzü görebildim der.

Ertesi gece her meydanı acayip bir panayıra dönen şehirde gecenin ilk kısmını bir arkadaşının çadırında çay içerek geçirmiş ve sonunda, geldiği andan beri çadırın bir köşesinde onlara dönük hiç kımıldamadan ve konuşmadan duran karısına acıyarak ayrılmıştır.

Ahir ömründe dahi tutarlılığından bir şey kaybetmeyen Tanpınar, 21 Kasım 1960 tarihli Ulus Gazetesinde neşredilen Atatürk’ten Alınacak Büyük Ders başlıklı yazısı ile darbeyi Cumhuriyetin en mahur kavuğuyla selamlar:

Demokrat Parti idaresi bu derse ve büyük tecrübeye gözlerini kapadığı için on senemizi ve bu kadar imkânı yaktı, kül etti. İkinci Cumhuriyet'in yeni Türkiye’sinin kurucusunun yolunda hiç tereddütsüz yürüyeceğine eminiz ve bununla mesuduz.

1924’te zelzele sayesinde birkaç kadın yüzü görebilen Kırtipil Hamdi’nin öğrencisi mesabesindeki Efrasiyap Gemalmaz, 1. baskısı 1978 yılında yapılan Erzurum İli Ağızları kitabının Girişinde Doğu Anadolu’nun Erzurum-Kars bölümünde yer alan yörenin yerli halkının ağızlarını inceleyip tespit etmek üzere 1965-1971 yılları arasında birtakım çalışmalar yaptıklarından bahsetmiş ve esasen, bölgenin gelenek ve görenekleri kadınlarla konuşmamızı engelliyordu. Bulduğumuz aracılarsa kadınları konuşturmakta çoğunlukla başarısızlığa uğruyordu… Üstelik, bölgemiz kadınlarının genellikle çekingen olmaları ve alçak sesle konuşmaları ses alma ve dinleme bakımından da elverişsizlik gösteriyordu demektedir.

Five Cities in Turkey ismiyle proje edilerek Alberto Manguel’e siparişi verilen, Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu tarafından Türkçeye Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir ismiyle çevrilen kitabı PEN lnternational Publishers Circle üyesi YKY (Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık) 2016 yılında yayımlama gereği duymuş.

2021 yılında yapılan söyleşide Manguel Türkiye’ye ilk defa General Mehmet Muhsin Batur’un (1920-1999) oğlu Enis Batur’un (1952-…) daveti üzerine 20-30 yıl önce geldiğini söylemiş. 

Kıymetli av Başvekil Adnan Menderes’i (1899-17.09.1961), tutuklayarak Eskişehir’den Kütahya’ya getiren kişidir General Mehmet Muhsin Batur.

12 Mart 1971 günü Demirel Hükümetine verilen muhtıranın mümzilerinden Batur, Hava Kuvvetleri Komutanıdır. Faruk Gürler’e Genelkurmay Başkanlığı yolunu açmak için gerekli olan Başbakanlık kararnamesinin temini için 1972 Ağustosunda Ankara semalarında jetler uçurmuştur.

1974’te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak Cumhuriyet Senatosu üyeliğine seçilmiş ve aynı yıl CHP’ye katılmıştır.  1980 yılına kadar bu görevi sürdüren Batur, 1980 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin adayı olmuş, seçim turlarında en fazla oyu (303 oy) almasına rağmen yeterli sayıya ulaşamadığı için cumhurbaşkanı seçilememiştir.

MSP lideri Erbakan bu seçimlerde vekilleriyle birlikte Batur’u desteklediğini beyan etmiştir. Dahası vardır fakat burası yeri değildir.

Yukarıda Tanpınar’ın kavuğundan ve eteğinden saçılan incileri, Arjantinli anne babadan olma, çocukluğunu babasının diplomatik görevi nedeniyle İsrail'de geçirmiş, çok dilli Kanada vatandaşı Yahudi Manguel toplayabilmiş midir?

Giriş Niyetine Bir Özür diye çevrilen girişte bir ön alma olarak şöyle demektedir Manguel:

Ben tarihçi değilim, sosyolog da, şair de. Türkiye'nin yakın tarihi hakkında da, görkemli Osmanlı geçmişi hakkında da neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Bu kocaman ülkeyi mesken edinmiş pek çok farklı halkın listesini çıkaramayacağım gibi, kulağıma çalınan bir konuşmanın Türkçe mi, Kürtçe mi, Ermenice mi olduğunu da söyleyemem. Az sayıda birkaç çeviri hariç, ülkenin zengin edebiyatlarının büyük kısmını da okumadım. Öyleyse bana, sezgisel olarak bütün bu şeyleri yapmış olan, bilgisini ışık saçan ve akılda kalan kelimelere dökmüş birinin adımlarından gitme hakkını veren ne?

Betimleme konusunda Tanpınar’ın izinden gidemeyen Manguel’in, kadınlar konusunda algısı açıktır:

Havaalanından gelen yolda, yan sokaklardan inerken, Ankara ya da İstanbul'da gördüğümden çok daha fazla örtülü kadın var. Erzurum'un kadınları ile erkekleri fiziksel kuvvet ve zihinsel esneklik sahibi olarak tanınıyorlar. Bir Alman profesör bana, “İnançları nedeniyle" diyor.

Bu Alman profesör kimdir, konuya nereden nasıl dahil edilmiştir, Erzurum’da mı yaşamaktadır?

Zülüflü Manguel bir açıklama yapmadığı için buraya bir mim koyup, sabrımızı sıvamaya devam ediyoruz:

“Ruslar kırk yıl süreyle Erzurum'u işgal etti, arkalarında perişanlık hikayeleri bıraktılar.”

Biraz sonra “Ermeni trajedisinden” bahsedecek olan bu Zülüflü, Türkün maruz kaldığı insanlık dışı işkenceleri “perişanlık hikâyeleri” diyerek geçiştirmektedir.

Girişte söylediği üzere Manguel sezgisel olarak asıl sahibinin sesini duyar ve yürürlükteki taktiği söyler:

İnsanlar geçerken yalnızca Türkçe değil, Arapça, Kürtçe, Ermenice de işitilir. Burası, bir arabanın camından görülemeyecek bir şehirdir. Beklemek ve yürümek, Erzurum'daki sembolik varoluşsal edimler gibidir.

Gezi’yi bahane ederek salladığı parmak kırılmalı ve sahipleri ile taşeronlarının münasip yerlerine sokulmalıdır:

Tanpınar'ın yirmili yıllarda ders verdiği liseden, Erzurum Lisesi'nden öğrenciler de İstanbul'daki yoldaşlarına destek vermek için Gezi Parkı protestolarına katıldı. Okulun içinde muazzam bir duvar resmi 1920 sıralarındaki Balkan Savaşı'ndan Türklerin Yunanları katlettikleri bir sahneyi gösteriyor. Bir Yunan bayrağı buruş buruş, atların nalları altında yatıyor. Belli bir şekilde anlatılmış bir hikâyenin hatırasındaki sebat. Bundan uzun yıllar sonra bir okul duvar resmi Gezi Parkı protestolarını mı resmedecek, Ermeni trajedisini mi? Ve kim kahraman olarak gösterilecek? Hangi bayrak yerde çiğneniyor olacak?

Kâfirin sahibi de elbette ki kâfirdir. Kâfir düğmeye bastığında kayıttan cızırtılar duyulur:

Çifte Minare'nin güneydoğusunda Erzurum'un en dikkat çekici anıtları var: On birinci yüzyıl sonundan kalma, belki de Ermeniler tarafından inşa edilmiş üç konik yapı, Üç Kümbetler.

Çoğu eşarp takan kadınlar sokakta erkeklerin arkasından yürüyorlar. Biri bana bunun açıklamasının sandığım şey olmadığını söylüyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında yerli erkeklerin çoğu öldü, kadınlar da dul kaldı. Tek başına kalan dulların gururunu incitmemek için evli kadınlar kocalarının yanı sıra değil de birkaç adını arkasında yürümeye karar vermişler. Madem böyle, diye soruyorum, neden birkaç adını önde yürümüyorlar? Karşılaşan ya da vedalaşan iki erkeğin törensel hareketi el sıkışmak ya da eğilmek ki, alnın sol tarafı, diğer adamın alnının sol tarafına değsin, ya da tersi. Bunun, milliyetçi-muhafazakâr selamlaşması olduğu söylendi bana.

Azınlıkların elinden neler çektiği hakkında Türk’e dair kelam etmeyen Zülüflüye sahibi yol göstermektedir:

…otuz kilometre kadar uzakta, İkinci Dünya Savaşı'nda cezalandırılan "azınlıklar"ın getirildiği Aşkale kasabasına ve tren istasyonuna geliyorum.

Kitabın kapağında her ne kadar “deneme” olduğu belirtilmiş ise de küçük ajans/firma beynelmilel sermayenin verdiği vazifeyi deneme olmaktan çıkartıp bir kesinliğe ulaştırmıştır:

Ben bugünkü yerleri ziyaret ediyorum ama çoğunlukla geçmişi görüyorum.

Osmanlıdan bu yana milletin yanı yöresi ve özü, önce devlet içine yerleş(tiril)en sonra devletleşen o mekanizmayla oyulup çürütülmektedir. Bir kâfire yakışacak şekilde hakikati ters yüz eden bu ifadelerin Türklerin sırtından para kazanan bir banka tarafından tedavülde tutulmasını, Devlet üniversitelerinin bu Zülüflüyle yana yakıla röportajlar yapıp yayınlar yapmasını kim nasıl izah edebilir?

Zülüflü, gezdiği diğer şehirlerde Ermenilerin sesini nedense duymaya gerek görmemiş fakat Erzurum’da bu sesler hiç kulağından çıkmamıştır. Gezi Parkını fırsat bilerek Türkiye’ye bıçak çekenlerden bahsederken Türk diasporasının yaşadığı düzinelerce şehirde yapılan gösterilerden bahseden bu Zülüflüye, bu Türk topraklarında Türk Diasporasından kastının ne olduğunu sormak ona mikrofon tutan ve onu omuzlarında taşıyan çapulculardan hiçbirinin aklına nedense gelmemiştir.

Turizmin gelişmesini isteyenlerin ahlaklarına uygun olarak tefriş edilen Ankara’daki bir otelde kalan Zülüflü, banyo malzemeleri arasında, tıraş takımlarıyla birlikte iyi niyetli bir kutu prezervatif keşfettiğini söylemeden edemiyor.

Öyleyse bugün, Türkiye denen ve henüz yüz yılı bile doldurmamış bu şey nedir? diye soran bu Zülüflüye cevabınız ne olurdu?

Bunca akan kan, verilen can, çekilen çile; soydan yahut sahibinden icazetli, şehitlerle gazilerden öç almak üzere hayat süren birtakım yerlere ge(tiri)lmiş leşler bu topraklarda hür ve müstakil yaşasınlar diye midir?

Dün Moskof’a kılavuzluk eden, bugün ana dili gibi (?) Ermenice konuşan, camiden çıkmayan, medresede dövülmedik sabi bırakmayan, kâfire sadakatle köpeklik etmeyi belleyen namussuz korkaklara benzemek neyin gereğidir?

 

Yaşamak Umrumdadır isimli o muhteşem şiirinde Şair Türk İsmet Özel:

“Benim hayranlığımdan inlerdi şehir
ben atlara ve uzaklara hayrandım

kendi ehramlarını bile tanımayan kadınlar
ansızın patlak verirdi baharda”

diyor.

Eskiden, nenemgil kadar bir eski bu, aynı renk ehrama sahip olan kadınlar, ehramlarının bir köşesine bir en (işaret) işlerlerdi, diğerleriyle karışmasın diye. Ve beyaz ehramı sadece Türkler giyerlerdi, diğerlerinin içleri gibi kara çarşaflarının aksine.

Tanpınar’ın el şaklattığı darbeciler sayesinde üniversitelerde başı örtülü altı açık akademikler eliyle ehram, bir şeyi örten değil bir şeyi açan turistik dolgu malzemesi olarak kullanılmaktadır.

 

Yok mudur yün eğirip, dokuduğu ehramı tanıyarak örtecek hür ve müstakil Türk kızı?

 

Muhammet Nuri Altun

Erzurum -  24 Receb 1447

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar