MERHABA ROMANCI


MERHABA ROMANCI

MERHABA ROMANCI

 

Orhan Pamuk ne zaman gündem olsa içime bir korku düşer. 20’li yaşlarımın travması olmuş romancımız. Atamıyorum korkuyu. Çocukken güvercin besleyen arkadaşlarım vardı. Bazen bu güvercinler çatılara kaçardı. Bir keresinde bir güvercin saçak aralığına sıkıştı. Arkadaşım koştu gitti çatıya onu kurtarmak için. 8-10 katlı bir bina, el kadar çocuk çatıda güvercini kurtarma peşinde. Aşağıda çıt çıkmıyor, hepimiz korkuyla dua ediyoruz: “Allah’ım n’olur düşmesin, Allah’ım sağ salim bunu da atlatalım, Allah’ım…” Bir çocuk canının kıymetini bilmediği için mi çıkar çatılara, yoksa bir canın kıymetini bildiği için mi? Yükseklikten mi korkacağız yoksa düşen birisini izlemekten mi? Bir de sürekli analiz yaptıkları için ikisinden de korkmayanlar var. Yükseklikleri mesafeye, mesafeyi istatistiğe çevirenler…

 

2000’lerde TV dünyasında en görünür insanlar “korkusuz” stratejistlerdi. Birbirlerinden farklı fikirleri varmış gibi pek de seviyeli tartışırlar, grafikler gösterir, haritalara bakar, istatistikler saçarlardı. Ama tek bir uzlaşıları vardı: “dünyanın gerçekleri”. Biz o cümlenin içinde büyüdük. Irak Savaşı pazarlıkları, İsrail’le geliştirilecek iyi ilişkilerin ekonomik yansıması, Bosna konusunda alınan tavrın mali sonuçları, Arjantin’e benzememek için yapılması gereken altın kurallar… Her tartışma, her kriz, her ölüm aynı kapıya çıkıyordu: Dünyanın gerçekleri. Sabahlara kadar süren muhasebeler. Yıllarca kulaklarımız bu ağır dili taşıdı. Başta yabancıydı, sonra alıştık. Alıştıkça korkular büyüttük, kaygılı insanlara dönüştük. Bir akşam BBC’de bir haber geçti. Soğuk, pürüzsüz, kusursuz bir tonla:
“Öte yandan Irak’ta kimliği belirsiz 200 ceset bulundu.”

Ne öfke, ne üzüntü, ne şaşkınlık… Sadece dünyanın gerçeklerine geçiş: “Öte yandan…”

O gece o cümleyi sabaha kadar tekrarladım.
Öte yandan.
Irak’ta.
Kimliği belirsiz.
200 ceset.

Bir kuşağın kalbine bu kadar ağır bir cümle saplanabilir mi?
Yirmi yaşlarında bir kalbe sığmayan şey, nasıl oluyor da bu ekrana, radyoya kolayca sinebiliyor? Bu haber süsü verilmiş müjdeler hangi insanlığa sığıyor?

Kim kulaklarımız iyiden iyiye taşlaşmadan bize güzel bir şey söyleyecekti. Belki incecik bir roman bizimle konuşur, hepimizi şiire götürecek, akşam gezmesine çıkacak gücü verecekti. Ama dünyanın gerçekleri oraya da yetişmişti. Orhan Pamuk yeni keşfini dünyaya duyurdu: “Bu topraklarda bir milyon Ermeni ve otuz bin Kürt öldürüldü”. Türkiye’de insanlar yukarıdaki haberin ve benzerlerinin utancıyla yaşarken bir de üstüne bunu okudu gazetelerden. Dahası da var, ekledi: “Bunu benden başka söylemeye cesaret eden yok.” Sermayenin, Avrupa’nın kanatları altında, “dünyanın gerçekleri”nin yanında pozisyon alıp bunu cesaret diye adlandırmak ancak Aristophanes oyunlarına yakışır bir ironi. Mahkemeler, 301 tartışmaları, 32. Günler, Siyaset Meydanları derken ana akım medyadaki hemen hemen herkes “ifade özgürlüğü, onu kastetmedi, aslında şöyle…” gibi düzeltmelerle(!) avukatlığına soyundu. Ve kısa bir süre sonra cesur şövalye Fransa’dan “komutan”lık mertebesi aldı, aldığı bu cesaret madalyası ise Nobel ödülü ile cilalandı. Dokunulmaz yazar, küresel vitrinin kutsal yazarına dönüştü.

 

Yine de bu ödülün edebi karşılığı tartışılabilirdi. Fakat ilginçtir Nobel’in ilan edildiği gün Fransa Parlamentosu “Ermeni soykırımının” inkarını suç olarak kabul eden yasa tasarısını onayladı. Bu yasa ve Pamuk’un Nobel’i üzerine sayısız yazı yazıldı ve bu iki haber birlikte anıldı. Yeni bir portakal sıkacağı icat edilse Avrupa’dan onay bekleyen veya oradan delil getirmeden asla konuşmayan yazarlar Pamuk’un Nobel’inin siyasi bir karar olduğunu ve Nobel’in bu gayrı edebi tutumunun artık gelenekselleştiğini söyleyen birçok yabancı yazar ve gazeteyi anmadı. (Gerçi sadece 1955’te politik hitabet üstadı Winston Churchill’in de Nobel aldığı hesap edilse bile “gayrı edebi tutumun gelenekselleştiği” söylemi de yanlıştır. Her neyse.) Benzer görüşler açıklayan Türk yazarları görmezden geldiler. Çaresizce savunmak zorunda kaldıklarında “kıskanılıyor” diyerek tamamen seviyesizleştiler.

 

Şimdi bunları yazınca baktım ki ne çok zaman geçmiş.. O yıllardan bu zamana Pamuk, ara ara Avrupalı, Amerikalı arkadaşlarına Türkiye’yi şikayet etti, Türk halkına söylendi durdu. Ergenekon’da, Gezi’de veya yeni hükümet sistemi tartışmalarında cesur tavrıyla ülkenin Demokratikleşmesi konusunda giderek umutsuzluğa kapıldığını, bir türlü Avrupalı arkadaşları gibi çağdaş bir ülkeye kavuşamayacağını sızlana sızlana söyledi. Bazen de ne kadar olumlu gelişmeler oluyordu.. Yetmese de Evet denmesi gerekiyordu. Öyle söylüyordu…

 

Peki Pamuk romanlarının edebi değeri? Hayır, o konu konuşulamaz. 2000’lerin başında intihal tartışmalarıyla gündem oldu ve açıkça hırsızlıkla suçlandı. 25 yıl oldu halen tek kelime etmedi. Onun yerine roman yazarak fikir beyan etti. Türk halkıyla birlikte Türkçe’ye de olan mesafesi yıllarca alay konusu oldu. O yine roman yazarak fikir beyan etmeye devam etti. Onlarca baskı yaptığı halde kimsenin hiçbir kitabından tek bir söz olsun alıntı yapmamasının ilginçliği üzerine dalga geçildi. Ama “en iyisi roman yazıp fikir beyan etmektir” diye yazmaya devam etti. Yıllar Orhan Pamuk’un fikir beyanı ürünleriyle geçti ve şimdi hepimiz ona en büyük edebiyatçımız gibi davranmak zorundayız. Bugün onlarca üniversite hocası, aydınlar, entelektüeller “bir sanat eseri fikir beyan etmez” diyemiyor. Aynı Nuri Bilge’nin filmleri gibi. Uzak filmini yapan yönetmen nasıl oldu da diğer filmlerinde bize faşistçe fikir beyan ediyor diye soramıyoruz. Hatta tatmin olmuyor kamera arkalarını yayınlayarak fikir beyan etme sanatını sette de icra ettiğini ispatlamaya çalışıyor. Nasıl Zeki Demirkubuz’un “hırsız” suçlamasına “cevap vereceğim” diyerek cevap veriyor da alay konusu olmuyor?

 

Şimdi tüm ideolojik grupların, her çeşit entelektüel sohbetlerin kabul ettiği bir adam oldu Orhan Pamuk. Böyle buyurdu “dünyanın gerçekleri”. Herkes “dünyanın gerçekleri” masalında uzlaştı. Böyle bir başarı herkese nasip olmaz. Sadece halk okumuyor Orhan Pamuk’u. Bu da onların ayıbı olarak “dünyanın gerçekleri”den ayrılıyor.

 

Bin bir kollu canavarlarla yaşıyoruz. Her an bir dudağı yerde bir dudağı gökte cinlerle cebelleşiyoruz. Kendimizden başka tutunacak tek bir dalımız kalmadı. Bir de bu Avrupa Medeniyeti’nin şövalyeleriyle uğraşıyoruz. Filmleri bitmez, romanları bitmez, fikirleri hiç bitmez... Ama artık onlardan korkmuyoruz. Bir gazimizin hatırasıdır: Cephede acıkan askerler konserveleri açıp bakarlar ki nasıl kurtlanmış. Doktora başvururlar, “bu yenir mi?” diye. Doktor “çocuklar” der, “yiyin gitsin, onların zararı kendine”. Bunların da fikirlerinin zararı kendine. Bunların fikirleri o BBC’de geçen haber gibidir. Girmişler içimize “Dünyanın gerçekleri” diye diye kemiriyorlar her yerimizi. Ama biz halen o çatılarda taklacı, paçalı güvercini kurtarmaya giden arkadaşlarımıza dua ediyoruz. Gecelerini dualarına, gündüzlerini beddualarına ayıran arkadaşlarımız için korkuyla fısıldıyoruz: “Allah’ım n’olur düşmesin. Allah’ım bu badireyi de atlatalım…” Ve öte yandan Netflix’de Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi yayına giriyor.

 

Yaşar Faydasız

18.02.2026

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar