İNSAN OLMAK YA DA HAYVAN GİBİ “ŞEY” ETMEK-1: ESTETİK (VE ETİLER ŞUBESİ ETİK)


İNSAN OLMAK YA DA HAYVAN GİBİ “ŞEY” ETMEK-1: ESTETİK (VE ETİLER ŞUBESİ ETİK)

SERBEST DÜŞÜNME ZAMANI

İNSAN OLMAK YA DA HAYVAN GİBİ “ŞEY” ETMEK-1: ESTETİK (VE ETİLER ŞUBESİ ETİK)

 

İnsan dünyaya gelir gelmez kendini daha önceden haberinin olmadığı (kendi hayatımda da bu konuda hatırlayabildiğim bir bilgiye sahip değilim) ve uzun bir süre de kavramsal boyutta yüzleşemeyeceği; ancak yoğun bir şekilde etkileneceği tarihsel bir dönemin ve toplumun içinde buluverir. Belki Allah’ın ona biçtiği ömür müddetince bu bilgiye hiçbir zaman da vakıf olamayacaktır. Hatta görünenlerden anlaşılmaktadır ki çoğunluğun hali budur.

İnsanı varoluşsal boyutta ele aldığımız zaman onu bütünsel bir kavramla ifade etmek için sahip olmamız gereken bazı sıfatlar mevcuttur. Misal bunlardan başlıcası estetiğin bir şubesi olan etiktir. Etik; her ne kadar ahlakla karıştırılsa da yunanca ethos’tan gelen sözcük daha felsefi ve universaldir. Kısaca İyiliğin temellerini sorgulayan kötülük problemini ele alan yahut kötülüğü açıklamaya çalışan bir şeydir etik.

Ahlak ise daha yereldir. Etiğin üzerine parladığı bir toplumun bulundukları coğrafya, tarih, örf ve ananesine de bağlı kalarak etiğin sorduğu sorulara verdikleri cevaplardır.

Kelime varlığı itibariyle "Ahlak" (أخلاق / aḫlāḳ), Arapça "خُلُق" (ḫuluḳ veya ḫulḳ) kelimesinin çoğul halidir.

“Arapça’da çoğul ifadeler tüm dillerde olduğu gibi ‘çoğul olma durumu ile çokluğu’ ifade ederken bazen de ‘ondan daha çok olanın olmadığı’ şeklinde ifade edilir. Misalen ‘Kebir’ ifadesi ‘büyüklük’ anlamındayken çoğulu olan ‘Ekber’ sözcüğü ‘en büyük-ondan daha büyüğün olmadığı’ şeklinde örneklendirilir.”

"Ḫuluḳ" tekil olarak "huy, karakter, yaradılış, mizaç" anlamına gelir.

“Sıklıkla kullanılan ve İslami kaynaklarda da ele alınan anlamıyla ‘Hulk’ yaratmak, şekil vermek, takdir etmek, iken Esma-ül Hüsna’da ifade edilen Allah'ın isimlerinden "el-Ḫâlık" da aynı kökten gelmekte ve "yaratan" demektir.”

Klasik Arapça sözlüklerde (örneğin Lisânü’l-Arab), insanın fiziksel yapısı için "ḫalḳ" (خلق), manevi/ruhsal yapısı (karakter, huy) için ise "ḫuluḳ" kullanıldığı belirtilir. Yani dış görünüş ile iç karakter arasında etimolojik bir bağ vardır; İkisi de "yaratılış" kavramından gelir. Bu köken, ahlakın "doğuştan gelen veya yerleşmiş karakter" olarak görülmesini de açıklar; İslam felsefesi ve edebiyatında "güzel ahlak" (ḥüsn al-ḫuluḳ) sıkça vurgulanır. Bu ifade Türkçe'de de uzun vakittir kullanılmıştır ve günümüzde hem "huylar" hem de "toplumsal davranış kuralları" anlamında kullanılır. Etik (felsefi boyut) ile ahlak (pratik boyut) arasındaki farka benzer şekilde, Arapça'da da, Türkçede de bu kelime daha çok pratik karakteri ifade eder.

Yani estetiğin şubesi olarak etiğin pratik hayatta yansıması ahlak ile olur. Diğer bir deyişle Ahlak, belli bir toplumun süregelen bölgesel bazda ele aldıklarının yerel cevaplarıdır. Misal vermek gerekirse doğu Anadolu bölgemizde yaşayan insanların ahlaki olarak meşru kabul etmeyeceği bir hal ve hareket batı bölgemizde yaşayan insanlarca son derece normal karşılanabilir. Mesele bu normalleri oluşturan normların nereye dayandığıdır. Yani ahlak olarak belli bir kitle tarafından benimsenen şey acaba etiğin getirdiği sorulara verilmiş doğru cevaplar mıdır?

Bazılarımız ve hatta ben de hayatımın belli bir döneminde “bu sorulara verilecek tek doğru cevap yoktur“ diyecek olabiliriz. Gerçekten öyle midir? Burada muhatap olduğumuz estetiğin şubesi etik kavramı, insanı kavramsal boyutta tekilleştirmeye çabaladığımız zaman sahip olması gereken sıfatlardan biri olduğu için bu tekilliğe birden fazla doğruyla yaklaşabileceğimizi düşünmüyorum. Uzun zaman boyunca yaşayışımın her noktasına sirayet eden düşünce beni uzun fikir mesailerinden geçirerek belli bir noktanın koordinatlarını ele geçirmemi temin etti. Ben bana gösterilen değil ilahi olarak bahşedildiğini düşündüğüm ve işgal etmem gereken yere doğru yaptığım bu yolculukta şu ana kadar geçtiğim yollardan edindiğim şeyleri paylaşıyorum. Bu fikriyat halen dinamik olup yol değiştikçe o da diyalektik bir sürecin sonucu olarak onunla beraber değişecek. Yani bu yazıda okuduğunuz ya da benim veya başkasının okumasını dinliyorsanız dinlediğiniz fikirlerim duraklardan ziyade tuttuğum istikameti tutanağa geçmekle asıl vazifesini yerine getirmekte. 

Dediğim gibi söz konusu etiğe verilecek cevaplar olduğu zaman insanı tekil olarak kavramlaştırma çabamıza uyan şey birden fazla doğruyu reddetmekle olacaktır. Peki nedir benim yazının başından beri dilime doladığım “etik estetiğin bir şubesidir” lafı? Bu sözlerin mucidi –Andre Gide– bunları farklı manaya gelsin diye kullanmış olabilir. Ancak bu muhabbetten aklımda yalnızca bu üç kelime kalmış. Kalmakla da kalmadı beynimi adeta belli aralıklarla oydu. Özellikle ahlaki olan ve etik olanla alakalı fikir yürüttüğüm serbest düşünme zamanlarımda sık sık bu üç kelime dans etti gözümde. O halde her ne kadar iki-üç cümleyle şümullü bakamasak da estetik neymiş bir bakalım.

Estetik kelimesi Türkçede iki temel anlamda kullanılmaktadır. İlk olarak, felsefede estetik; güzelliği, sanatı ve bunlara ilişkin yargıları inceleyen bir disiplin, yani güzellik bilimi anlamına gelir. İkinci olarak ise günlük dilde estetik, güzel, hoş görünen ve zarif olanı ifade etmek için kullanılır; “estetik bir yüz” ya da “estetik ameliyat” gibi örneklerde bu anlam öne çıkar.

Kelimenin kökeni Yunanca “αἴσθησις” (aisthēsis) sözcüğüne dayanır. Bu kelime “duyum”, “algı”, “hissetme” ve “duyular aracılığıyla kavrama” anlamlarını taşır. Daha özel bir kullanımda ise aisthēsis, insanın güzel olanı duyumsama ve algılama yetisini, yani güzelliği fark etme kapasitesini ifade eder.

Modern anlamda "estetik" terimi, 18. yüzyılda Alman filozof Alexander Gottlieb Baumgarten tarafından 1750'de yayımlanan Aesthetica adlı eserinde felsefi bir disiplin adı olarak ilk kez kullanılmıştır. Baumgarten, estetiği "duyarlı bilginin bilimi" (scientia cognitionis sensitivae) olarak tanımlamış ve güzellik yargılarını mantığın alt bir dalı olarak konumlandırmıştır. Yani estetik, duyular yoluyla elde edilen bilginin mükemmelliğini (güzelliğini) inceleyen bilimdir. Türkçe'ye yine Fransızca "esthétique" aracılığıyla geçmiş bir terimdir.

 Estetik, Felsefi Bir Disiplin ve Kavram Olarak Estetik, felsefenin dört temel dalından biridir. Dört temel dal olarak dikkati cezbeden alanlar metafizik, epistemoloji, etik’tir. Estetiğin temel sorusu şudur:
Güzellik nedir?,  Güzel olanı nasıl tanırız?,  Bir güzellik tasviri olarak sanat eserleri neden bize haz verir veya duygulandırır? Elbette burada estetiğe dair bir incele alanı nedir sorusu da doğmaktadır.  Estetiğin başlıca inceleme alanları birkaç temel başlık altında toplanır. Öncelikle estetik, doğada ve sanatta ortaya çıkan güzelliğin ne olduğunu ve bu güzelliğin hangi özelliklerden kaynaklandığını araştırır. İkinci olarak sanat kavramı ele alınır: Sanat eseri nedir, sanatın amacı ne olmalıdır ve sanatçı, ortaya koyduğu eser ile izleyici arasında nasıl bir ilişki kurulur? Estetiğin bir diğer alanı estetik yargıdır. İnsanlar bir şeyin güzel olup olmadığına nasıl karar verir, bu yargılar kişisel beğeniye mi dayanır yoksa herkesi bağlayan ortak ölçütler var mıdır sorularını sorar. Son olarak estetik, bir tabloya bakarken, bir müzik dinlerken ya da bir manzarayla karşılaşırken yaşanan estetik deneyimi inceler; bu deneyimde ortaya çıkan haz, hayranlık, huşu ve yücelme gibi duyguların niteliğini anlamaya çalışır.

Estetik, duyusal algı ve güzellik deneyimi üzerine düşünen felsefi disiplindir. Hem bireysel haz ve duygulanım alanını hem de sanatın toplumsal ve kültürel anlamını sorgular. Etik “iyi”yi, estetik ise “güzel”i araştırır; bu yüzden bazen “güzellik felsefesi” olarak da nitelenmektedir. Kendi dilimiz olan ve varlığından ciddi faydalar temin ettiğimiz Türkçe'nin önemli ve yaygın kullanılan sözlüklerinden "estetik" kelimesinin tanımları şu şekildedir:

Türk Dil Kurumu Sözlüklerinde;

Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi, güzel duyu, bediî, bediiyat. Güzellik duygusu ile ilgili olan. Güzellik duygusuna uygun olan. Güzelliği ve güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerini konu olarak ele alan felsefe kolu, güzel duyu, bediî. Kusurlu bir organı düzeltmek veya güzelleştirmek amacıyla uygulanan (yöntemler), örneğin estetik cerrahi. Gibi ifade edilmiştir. Diğer yandan itibar ettiğimiz sözlük kaynaklarından Kubbealtı’nda;

Kubbealtı Lugatı (Misalli Büyük Türkçe Sözlük - İlhan Ayverdi)

Kubbealtı Lügati (tarihî ve zengin örnekli bir sözlük olarak bilinir), "estetik" kelimesini benzer şekilde güzellik bilimi, güzel duyu ve felsefi disiplin olarak tanımlar; genellikle TDK ile paralel gider ancak daha geniş tarihî kullanım örnekleri (misaller) verir. Osmanlı Türkçesi kökenli eş anlamlarla (bediîyat, hikmet-i bedayi') ilişkilendirir.

Osmanlı Türkçesi sözlüklerde "estetik" modern bir terim olduğundan doğrudan yer almaz; eş anlamı olarak "hikmet-i bedayi'" (güzel sanat bilgisi, güzel san'at sevme) kullanılır. Günümüz Osmanlıca-Türkçe lugatlarda ise Fransızca kökenli olarak güzellik felsefesi ve duyusu şeklinde açıklanır. Bu tanımların ortak noktası, kelimenin hem felsefi (güzellik bilimi) hem pratik (görsel hoşluk, cerrahi güzelleştirme) yönlerini vurgulamasıdır. TDK en güncel ve resmi kaynak olarak kabul edilir.

Bakıldığı zaman estetiğin kümülatif insanlık bilincinde işgal ettiği yer her daim ideal olanı ve çok ilginçtir ki güzellik duygusuyla beraber hatta daha baskın şekilde güzellik duyusuyla tanımlamaya çalışmıştır.

Bize tarihin son zamanlarında insanın beş duyusu olduğundan bahsedip duruyorlar. Koklama, görme, dokunma, duyma, tat. Ne ola ki bu güzellik duyusu? Başlı başına altıncı duyu mudur yahut bu beş duyunun söylediklerini harmoniyle mi söylemesidir? Yani güzel bir yemekle güzel bir resim aynı şey midir? İşte burada Kant devreye giriyor ve diyor ki: “Çıkarsız hazdır güzel olan.” Demek yemekte doymak güdüsü insanı bir çıkara sahip kıldığı için yaptığı şey güzeli estetik olan kümesinden çıkarmak olacaktır. Güzel bir yemekle güzel bir tablodan elde ettiğimiz şey tabiatımızın getirdiği bir mecburiyetle birbirinden farklı olmak zorunda. Bu sebeple yemek yemeyi estetiğin bir alanı olan sanata yaklaştırmaya çalışan şefler ‘fine dining’ diye bir şey icat ettiler. Bu nedir; bir şefin genelde önceden hazırlamış olduğu bir menüyü hem tabakta düzenlemesiyle hem de ürünlerin hikâyesiyle ve yemeğin hikâyesiyle birleştirerek bir eser sunumu haline getirmesidir. Dikkat çekecektir ki bu tip işlerde porsiyonlar fevkalade küçüktür. Zira doymak çıkarını olabildiğince düşük tuttuğun müddetçe estetiğe yaklaşır ve sanat yapabilirsin. Bu sebeple şefin sanatına dahil olmaya gelenler – burada seyirci de sanata bizatihi dahildir – estetiği arttırabilmek için olabildiğince az porsiyonlarda yüksek tadıma ulaşmaya çalışırlar. Önlerine geleni bir kronolojik hikâye gibi yiyerek yaşarlar. Buradan Resul-ü Ekrem’in sofradan aç kalkmayı, olabildiğince yemeğini paylaşmayı ve yalnız yememeyi neden tercih ettiğini bize sünnet olandır diyerek açıklarken çünkü sağlıklı olan budur ya da fakirlerin açların halinden anlayıp aşırıya kaçmamak içindir gibi açıklamalarda bulunanlardan beriyim. Tuttuğum istikamette Resul-ü Ekrem’in bu tavrının hayatının her köşesine estetiği sindirmiş olmasından kaynaklandığını düşünmekteyim. Yani Resul-ü Ekrem sofradan aç kalkarken estetik bir tavır sergiliyor ve Rabbi tarafından kendine bahşedilen rızık menüsünü bu sanatın bir parçası olarak yaşıyordu. Benim anladığım bu. Siz de bir düşünün bence.

Bu cihetten bakıldığında Resul-ü Ekrem’in hayatında aldığı tavırların, sergilediği davranışların, söylediği lafların, eğilmesinin, kalkmasının, bakmasının, susmasının her noktasına bir estetik sinmiş vaziyette. Burada yine dilimize, fikrimize yapışan İsmet Özel’den bir alıntı yapmak gerekirse;

Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca

Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi

Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile

Öğretmek için cephe nedir

Kıyam etti

Torunu kucağında

Dönünce bütün gövdesiyle döndü

Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda

Bir bilinebilseydi

Nedir veche..

Anlayabildik mi nedir veçhe? Yoksa bu şiiri okurken vay be ne dize diye geçtik mi? Veçhenin anlamını bilmiyorsak kaçımız merak etti de baktı?

İşte bu veçheydi onun hayatını devasa bir sanata çeviren. Yani ben inançlı bir insan olarak sünnet olmadan meseleyi kavrayabileceğimizi düşünmüyorum. Ahlakı etikten koparan ve onu donuklaştıran aynı zamanda etiğin yerine geçmekle bir de estetiğin şubesi olmaktan çıkartan şeylere karşıyım. Resul-ü Ekrem söyledi, hem işiten Türk oldu hem işitip Türk oldu. (İşiten işitebildiği için işiterek Türk oldu.)

Burada yavaşça gelmek istediğim nokta güzellik kavramının kendisidir. Yani estetiği etik ve onun altında bir pratik kümesi olan ahlakı kapsayan bir şey olarak düşündüğümüzde sebeplerini uzun uzun açıkladım yukarda, estetiği de burda her şeyden koparıyor. Eğer estetiğin sorularına verilen tek bir doğru bir cevap varsa ve siz de bu doğru cevabın İslam’da olduğunu düşünüyorsanız Resul-ü Ekrem’i estetiğin tecessümü olmaktan koparamazsınız. Koparırsanız ilahi mesajdan ziyade pratik anlamda kullanılan ve artık güzellik kaygısı olmayan ahlak normlarına hapsedersiniz. Yani insan nedir diye sorduğumuzda etik bir canlıdır yani estetik bir canlıdır dediğimizde peki estetik olan nedir diye sorduğumuzda işte budur diye göstermeniz gereken yer eğer inançlıysanız Resul-ü Ekrem’den başka bir yer olmayacaktır. O halde Resul-ü Ekremin ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim diye bilinen hadisi nereye oturmaktadır ve bize ne söylemektedir?

Bu hadis, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gönderiliş amacını ifade eden en meşhur rivayetlerden biridir. Türkçede yaygın olarak “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” ya da “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” şeklinde aktarılır. Hadis kaynaklarında iki temel lafızla rivayet edilmiştir.

En yaygın rivayette Hz. Peygamber şöyle buyurur: (إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْأَخْلَاقِ). Bu ifade, “Ben ancak ahlâkın en yüce ve güzel yönlerini tamamlamak için gönderildim” anlamına gelir.

 

Diğer rivayette ise ifade” (إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ صَالِحَ الْأَخْلَاقِ) şeklindedir ve “Ben ancak iyi ve erdemli ahlâkı tamamlamak için gönderildim” anlamını taşır.

Her iki rivayet de İslam’da ahlâkın merkezi konumunu vurgular ve peygamberliğin temel hedeflerinden birinin insanî ve ahlâkî erdemleri kemale erdirmek olduğunu ortaya koyar.İyi kötü ahlakın ne olduğu ve benim için ne manaya geldiğini açıklamaya çalıştım. Oyunun son perdesi güzellik kavramı üzerine lakırtılarla olacak ve güzel orta açabilirsem gol atmayı düşünüyorum.

"Güzel" Kelimesinin Etimolojisi

Güzel kelimesi Türkçe kökenlidir ve “göze hoş gelen, beğenilen” anlamını taşır. Eski Türkçede gözel şeklinde kullanılmış, zamanla ses değişimiyle güzel olmuştur. Kelime, göz sözcüğünden türemiştir ve güzelliğin görme duyusuyla bağlantısını gösterir.

Aynı anlam alanında görklü ve gökçek gibi kelimeler de yer alır.

Güzel, estetiğin temel kavramıdır ve insanda haz uyandıran, hoşa giden nitelik olarak tanımlanır. Estetik felsefesi, güzelliğin nesnede mi yoksa beğenende mi bulunduğunu sorgular.
Platon’a göre güzellik, duyular üstü bir ideadır; Aristoteles güzelliği orantı ve uyum gibi nesnel özelliklerle açıklar. Kant ise güzeli, çıkarsız haz veren ve evrensellik iddiası taşıyan öznel bir yargı olarak görür. Felsefe tarihinde kimi düşünürler güzelliği nesnede, kimileri öznel beğenide temellendirirken; estetik, güzelliği hem doğada hem sanatta ele alır ve kültürel farklılıklara rağmen evrensel bir anlam taşıdığını savunur.

Yunancada kalos, fiziksel güzelliğin yanı sıra iyilik ve erdemi ifade eder. Latince bellus ve pulcher güzel, çekici anlamındadır; özellikle bellus “iyi” kavramıyla bağlantılıdır.

Fransızca beau / belle ve İngilizce beautiful bu Latin köklerden türemiştir.

Rusçada krasivıy kelimesi, “parlak, renkli” anlamıyla ilişkilidir; eski kullanımlarda “kırmızı” ile “güzel” aynı kökten gelir.

Bu etimolojiler, güzelliğin farklı kültürlerde görünüş, iyilik ve canlılık kavramlarıyla birlikte düşünüldüğünü gösterir.

Bu etimolojiler, güzellik kavramının sıkça görsel parlaklık, uyum, iyi olma veya renk/canlılık ile ilişkili olduğunu gösterir – kültürler arası ortak temalar vardır. Görülecektir ki birçok dilde kelime göze iyi gelenle beraber ahlaken iyi olanı da gösterir. Yani güzel bir tabloyla güzel bir davranış dediğimiz zaman bahsetmek istediğimiz şey aynı mıdır? Yine çıkar unsuruna bakmamız gerek. Davranışta bir çıkar aranıyorsa bunun güzellik değil çirkinlik taşıyan riya olduğunu, ikiyüzlülük gibi tam kaplayamasa da bir parçasını kapsayan uydurukça sözcüğün gösterdiği şey olduğunu anlayacağız. Böyle bir davranış güzel bulunmaz. Yani biz Türkler kazın gelip gelmeyeceğini asla aklımıza getirmeden tavuğumuzu esirgemeyenler olarak bu davranışın hoş olmadığını biliriz. Bazıları bunu pratik bir davranış olarak görebilir ancak ben Amerikalı olmadığım için ahlaki bulmuyorum.

-Burada değinmek istediğim bir nokta var, yanlış hatırlamıyorsam dünya merkezli ve etrafında göğün kabukları şeklinde olan evren tasviri aristonun başının altından çıkıyor ve batlamyusla beraber ilk defa bir sistem halinde getiriliyor. Burda dikkat edilmesi gereken nokta dünyanın merkez olduğu bu evren tanımında etrafında tam ve mükemmel yuvarlak küreler olmasıdır. Matruşka bebekler gibi iç içe geçmiş şekilde. Daha sonra <Aristonun insanın salt düşünceyle evrenin kurallarına ulaşabileceği düşüncesi bu noktada insanın düşünme tarihini uzun bir müddet kilitlemiştir. Sonrasında Newton yaptığı hesaplamalarda kütle çekim yüzünden yörüngelerin elips şeklinde olması gerektiği sonucunu sıkı bir Katolik olarak kabullenmekte güçlük çekmiştir. Zira tanrı güzel olan yani göz-el olan mükemmel yuvarlak değil de niye yamuk yumuk elips şeklini seçsindi ki? Görüyoruz ki geometri ve fizik dahi göz-el i hüsünle anlamaktan geçiyor.-

Bu sebeple göz-elden ziyade ahlaki olarak güzelliği kastettiğimden ahlakı ne manada ele alacağıma bakıyorum. Sözlüklerde h-l-k gövdesinden çekerken ahlak kelimesini yazılışına bağlı olarak insanın fiziksel yapısı için "ḫalḳ" (خلق), manevi/ruhsal yapısı (karakter, huy) için ise "ḫuluḳ" kullanıldığı belirtilir. Bu köken, ahlakın "doğuştan gelen veya yerleşmiş karakter" olarak görülmesini de açıklar; İslam felsefesi ve edebiyatında "güzel ahlak" (ḥüsn al-ḫuluḳ) sıkça vurgulanır. Yani güzel derken göz-el değil huluk’u güzel kılan hüsn’den bahsediyorum.

 Ben burada Resul-ü Ekrem’in huluk’un yani yaratılmış olanın yani halk tarafından pratiğe göre alınmış tavır olan ahlaktan değil Allah’ın El Halık sıfatıyla yaratmış olduğu ahlakın hüsnünü kemale erdirmeye vazifelendirildiğini kastettiğini düşünüyorum. İnsanı mağaranın önünden geçen ve gölgesi duvarda salınan idea olarak anlamaya çalıştığımda mecbur olduğum vasıflardan olan estetik yazıda yaptığım incelemelerde hadisteki hem güzel kavramını hem ahlak kavramını anladığım ölçüler ve sınırlar dahilinde kapsamaktadır. Yani ben bu hadisi “ben estetiği tamamlamak için gönderildim”  olarak algılıyorum. Hayatının her noktasına sirayet eden estetik onda kendisine bahşedilmiş bir ahlak olarak tecessüm etmiştir. Burada Resul-ü Ekrem’in nübüvvetinden önce de Muhammed-ül emin olarak bilinmesini bir köşeye koymayı ihmal etmeyelim. Ki o dönem araplarının yaman tacir ve gezginler olduğunu, her birinin insan sarrafı olduğunu, çöl gecelerinde ateş başına uzanarak gönüllerini mesut etmek için masallar ve şiirler mırıldandıklarını yani soyut kavramlara ne kadar hâkim olduklarını unutmamak gerekir. Bu araplara cinler ilham dahi getirir. Bu sebepten Resul-ü Ekrem’e iftira atmak için ona mecnun yani cinlenmiş demişlerdir. Çünkü okuduğu Kur’an öyle bir metindir ki ancak şairlere ilham getiren cinler bu işi başarmıştır; hatta en kuvvetlileri lazım olmuştur.

Yani kavram olarak insan; beşeriyetinin katından ayrılarak insanlık makamına erişmek istiyorsa, sahip olması gereken vasıfların başında estetik olacaktır. Estetik ise güzellik algısıdır. Bu beş duyunun çıkarsız hazzından başka aynı zamanda ahlakın da çıkarsız iyiden haz almasıyla meydana gelecektir. Bu algısı açık olan insan olmaya aday olacaktır. Peki, bu algının algıladığı güzel nedir? O da hem göz-el hem de hüsün olandır. Çıkarsız hazdır mutlak güzeli güzel algılamaktır.

Son zamanlarda yaptığım okumalar çerçevesinde fizik, mekanik fiziği, kuantum fiziği ve kuantum mekaniği sonrasında o alanlarda geldiğim nokta, tanrısız bir evrenin imkânsızlığı olduğu için ben inanç penceresinden bakmak mecburiyetinde hissediyorum ve o bağlamda konuşuyorum. Başka bağlamda konuşmak isteyen olursa bana sosyal medya vasıtasıyla ulaşarak özel olarak konuşabilir, dinlemek isterim.  Yani son olarak geldiğim noktada; insan olabilmek için sahip olmam gereken estetik, ilahi kaynaklı olmak zorunda- bu ister doğrudan ister dolaylı yoldan olsun-. Bu donuk bir davranışlar kalıbından ziyade aynı yemek yemeyi estetik hale getirmek için sünneti kendimize bir rehber kabul etmemiz gibi; “ne yapacağımızı değil de neden yapacağımızı anlayarak yapmaktan” geçmektedir. Bu sebeple Emir Bi’l-ma‘rûf ve Nehyi Ani’l-münker  ( لأمرُ بالمعروفِ والنهيُ عنِ المنكرِ) de estetik bir meseledir ama ona sonradan değineceğim Belki. Söz veremem. Burada sadece cemaatin önemi için değindim.

İnsan olmak için estetik sahibi olmak, estetik sahibi olmak için de Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat olmak gerekir.

Viva la importante

Viva la ehli sünnet vel cemaat!                                                                                                              

 

Gündüz Emre YASTI

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar