BATI İLE ÂBÂD OLMAK YA DA BİR AKÂMET DESTANI OLARAK ALMANYA MESELESİ


BATI İLE ÂBÂD OLMAK YA DA  BİR AKÂMET DESTANI OLARAK ALMANYA MESELESİ

Resim: Gün Batımında Havel Nehri Kıyısı

Ressam: Matthias Koeppel

 

 

 

Batı İle Âbâd Olmak

Ya Da

Bir Akâmet Destanı Olarak Almanya Meselesi

 

Die geschichtliche Leistung unserer Generation wird später daran gemessen werden, ob es uns gelingt, die politische Einigung Europas, die Freiheit der Menschen in der Bundesrepublik Deutschland und den Fortbestand der deutschen Nation zusammenzudenken und in die politische Wirklichkeit unseres Volkes umzusetzen.

Helmut Kohl, Bericht zur Lage der Nation im geteilten Deutschland, 23.06.1983

„Neslimizin tarihsel başarısı, gelecekte Avrupa'nın siyasi birliğini, Federal Almanya Cumhuriyeti'ndeki insanların özgürlüğünü ve Alman ulusunun devamlılığını bir bütün olarak göp göremediğimiz ve bunları halkımızın siyasi gerçekliğine dönüştürüp dönüştüremediğimizle ölçülecektir.“

 

Helmut Kohl, Bölünmüş Almanya'da Ulusun Durumuna İlişkin Rapor, 23 Haziran 1983

 

Editörle Almanya ve Almanlar’ın inhirafı hakkında bir yazı serisi oluşturmayı kararlaştırdıktan sonra zihnimi hala toparlayabilmiş değilim. Niyetlendiğim mesele tam olarak malumun ilanıdır. Ne var ki yeni dünyanın istisnasız tüm yeni Almanları, ülkelerinin bekasının bir takım palyatif önlemlerin Avrupa Birliği’nin içinde mi yoksa dışında mı alınması gerektiği sorusuna verilecek doğru cevapta gizli olduğu kabulüne teslim olmuş durumdalar. (Nadir benzer yanlarımızdan birine mi işaret ettim acaba?) Kolerayla veba arasında seçim yapmayı kaçınılmaz addeden her toplum, malum olanın ne olduğuna dair topyekûn bir zihin kuşatması altına girmiş demektir.

 

Evvelemirde “Alman sorunu” Batı medeniyetinin Germenlerle bir türlü baş edemeyişiyle başlatılabilir. Bu başlangıç devlet olarak Almanya’dan ziyade bir millet olarak Alman karakterinin ne menemliğine dair bir fikir sunacaktır. Gerek Roma’ya karşı Germenler olarak neşv  ü nema bulan serencamın bir vakit sonra Romalı Germenlerin diğer Romalılarla giriştikleri bir iç hesaplaşmaya dönüşmesi, gerekse Hristiyanlığı dahi Romalılaştıran yapının bir Alman icadı olan Protestanlık tarafından en büyük darbeyi alması, modern Batı tarihinin her kertesinde Almanların tarih sahnesine çıkmasıyla efkâr-ı umûmiyeye “acaba” dedirtmeyi başarmıştır. Anlaşılan o ki önceliği bir medeniyet/imparatorluk inşa etmekten çok kontrol edilebilir bir hayat sahasına odaklanmak olan Almanlar her ne kadar kendilerine sunulan veya dayatılan yapıları öyle veya böyle kabul etseler de bir şeyden vaz geçemiyorlardı: Söz konusu yapıya ne pahasına olursa olsun kendi “tamgalarını” vurmak. Bu vuruş yapının yıkımına sebep olacaksa da… Ve lakin en geç İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yukarıdaki karakter tanımında değişiklik arz eden kısmın vurulacak damganın artık paha biçilemez olmayışı olduğunu müşahede ediyoruz ve Almanlar nezdinde paha biçilmez olan böylece zıddına inkılap etmiş oluyor. Nitekim Almanlar ve Almanya nezdinde artık “tartışmaya açılması teklif dahi edilemez” olan bizzat sistemin bekasıdır.

 

Hülâsayı en başta serdedecek olursak, Almanların gerek millet gerek ferd olarak kendini keşfetmek ve giderek kendindeliğe vakıf olmak neye dair ihtimam gerektiriyorsa onda karar kılmamaları, kendilerine musallat olan çarkı yıkmaya çalışırken zamanla onun bir dişlisi hâline gelmelerine sebep olmuştur. (Coğrafi ve siyasi koşulların azımsanmayacak rolünü inkâr edemiyoruz.)

 

İhtimamın ne olduğuyla ve neye dair gösterilmesi gerektiğiyle ilgili şimdilik iki önermeyle yetinelim: (Toplumsal) hayatın tarassutunu sağlayan hissiyata titizlikle sahip çıkmak ve buradan hareketle doğru yerde durmak ve sırayı gözetmek diyelim.

 

Nitekim yukarıdaki alıntıda eski şansölye Kohl’un ödev tayin ettiği hususları yerine getiren Almanlar, monopol bir Almanya’nın oluşmaması için sübut eden AB çarkının bir numaralı müdafileri hâline geldiler. Fakat bu müdafaanın nasıl vuku bulacağı motamot Atlantik ötesinden salık verilir. Yani Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki insanların özgürlüğü ve Alman ulusunun devamlılığı, Almanya’nın hiçbir zaman dümen başına geçmemesi şartına bağlıdır. (Yoksa Kohl’un ifadesi bir özür beyanı olarak mı okunmalı?)

 

Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden çıkmasından sonra Fransa’nın da buna niyetlenmesi, Almanya’nın bir tehlike olamaktan çıktığı görüşünün benimsenmeye başladığının işaretidir. Bu görüşe en çok ayak direten ise ne hikmetse Almanya ola gelmiştir.

 

Almanya’nın ekonomisi hissedilir şekilde gerilerken Ukrayna’ya verilen maddi desteği izah edemeyen liberaller, Ukraynalıların özgürlüğüne; bu durumu eleştiren muhafazakârlar ise pahalılaşan sosis fiyatlarından finanse edemedikleri tatillere varana kadar kısıtlanan tüketim haklarına atıfta bulunuyorlar. Yeni Almanlar millî marşlarının Einigkeit und Recht und Freiheit” yani birliktelik, hak/hukuk ve özgürlük telkinlerini yeni dünyanın gerektirdiği şekilde anlamaya başlayalı Pax Americana çarkına az su taşımadılar.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin eski bir ekonomi bakanı ise Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i yapmaktan söz ediyordu. Bu, Almanya’nın pabucunu dama atmak anlamına gelmekle beraber Türkiye’nin nerenin neresine yakıştırıldığını ifade eder.

 

Sistemin başına çorap örmeme düsturu Federal Almanya’nın kuruluşuna dayanıyor zaten:

Almanya’nın ilk federal şansölyesi Konrad Adenauer’e ait Keine Experimente” (Macera Yok) ifadesi, 1957 federal seçimlerinde Hristiyan Demokratlar Partisi’nin merkezi seçim sloganıydı ve Batı ile entegrasyon ve sosyal piyasa ekonomisi politikalarının maceralarla/deneylerle tehlikeye atılmaması gerektiğini simgeliyordu.

 

Tersinden ifade edecek olursak Batı medeniyetinin en büyük siyasi becerisi, kendilerine büyük darbeler vuran Almanlardan azami derecede istifade etmeyi başarmış olmasıdır. Statüko itibarıyla Batı medeniyeti Almanlar tarafından tekrar bir “acabaya” maruz kalacakları kuşkusunu zerre miktarı gütmezken, bu iş böyle gitmez” diyenler nezdinde ise beklenti odur ki Almanlar evcilleşme serüvenini hitama erdirmemiş olsun ve son bir “acabanın” bu defa hakkını verebilsinler. Dolayısıyla bu yazı serisinin başlığı Allahualem ama çok beklersiniz” kabilinden bir ifade de olabilirdi. Neden böyle bir cümle kurdum? Çünkü olmayacak duaya âmin dememekle bir Müslümanın duasına konu olmayacak olanı tefrik edebildiğimi düşünüyorum. Allah El-Hâdî’dir. Allah iki Ömer’den birine hidayet nasip etmiş ve gereken ne ise yerine getirilmişken, doğunun barbarlarına” hidayet geldikten sonra yetmez, Batı’nınkiler de bu tarafa geçsin” demek bıldırcın etini fazla kaçırmak gibi bir şey olsa gerek.

 

Tevatürü doğru zemine oturtursak zayi etmekten kurtarırız. Dolayısıyla meseleyi bir beklenti olarak değil; bir merak, şairin dile getirdiği tarzda bir merak, olarak anlayalım:

 

"İnsanların bütün sabahlarını merak ederim."

 

Bu yaklaşım ise bizi ihtimamın ilk şartı olan ve adını şu andan itibaren şiir olarak somutlaştırabileceğimiz zemine eriştirmekle beraber ve bu ön şart mukabilinde ikinci şartı takdim etme imkanını da sunuyor ve dolayısıyla bizi kader bahsini düşünmeye davet ediyor.  Haddizatında ontolojik keyfiyette merak ettiğimiz tek şey akıbetimizdir. “Bunun kaderle ne alakası var?” diyeceksiniz. İsmet Özel, “Bir İstiklal Yürüyüşü” konuşmalarında şöyle der: “Her şey belirlenmiş; fakat sen bu belirlenmişliğin neresinde duruyorsun?” Geldik mi yine durduğumuz yeri sorgulamaya? Durduğumuz yerden coğrafi konum anlaşılmasın. “Coğrafya kaderdir” diyenler muhtemelen arzuladıkları arabayı süremedikleri için yaşadıkları topraklara burun kıvırıp kapağı Avrupa’ya atmaya çalışanlardır. Bunu yapmakla imtihanlarından kurtulacaklarını sanıyorlar belki de. Oysa coğrafya imtihandır. Yeryüzünün hangi coğrafyasına giderseniz gidin, şartlara göre farklı bir imtihanla karşılaşacaksınız.

 

Kader bahsine gelecek olursak; sırasıyla Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve nihayetinde kadere ve kazaya iman ediyoruz. Önceki şarta iman etmeden sonraki şarta iman edemiyoruz. Tam bir itikat için; kitaplara iman etmeden peygamberlere, meleklere iman etmeden kitaplara iman edemeyiz. Peygamberlere ve ahiret gününe iman etmekle beraber yeryüzündeki mücadelemiz “fid dünya vel’ahirah” bağlamında netlik kazanıyor, istikamet belirlenmiş/belirtilmiş oluyor. Mekke ve Medine’den mülhem bir Dar’ul İslam davası güdüyor ve Peygamber ocakları kuruyoruz. Yahut şimdi olduğu gibi davamızı/siyasetimizi ileriye taşıyamıyor olmakla dertlenip, hiç değilse cihada hazırlık kabilinden niyetimizi diri tutacak meşguliyetler arıyoruz kendimize. Binaenaleyh kadere iman ediyoruz. Yani Allah bizim için neyi takdir etmişse o takdir uğruna kulluğumuzun gereğini yerine getirmeye çalışıyoruz. Yani kaderin içinde bir kader vardır. Kendimizi belirlenmişliğin neresinde konumlandırıyorsak ona göre bir kader yolculuğuna sevk ediliyoruz.

 

Vaktiyle “Allah’tan başka kimseden korkmayız” diyen Almanlar -şiirlerine sırt çevirmelerinden dolayı- düştükleri bu bedbaht durumda “Sıralamanın neresinde nasıl bir hata yaptık?” diye sordular da biz mi bildiğimizi anlatmaktan geri durduk?

 

(Biz derken!?…)

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar