- Hazar İLBEY
- 11.07.2025
Yükleniyor
İZNİK MAYASI
Hoca Nasreddin’in göle çaldığı maya tuttuğunda Türklerin ayranının nasıl köpürdüğü hadisesi, Latin/Katolik, Rum/Ortodoks ve Çeyrek Yahudi Protestan dünyanın hafızasında hâlâ canlı ve taze. Bu tazelikten bihaber bayatlar için dinler arası diyalog sirki, temsillerini aralıksız sürdürmektedir. Vatikan Devleti’nin baş amiri zata kalaylı bir tasta saman çöplü soğuk ayran ikram edilip edilmediğinden ne yazık ki bihaberiz. Zaten onların millî ve dini içkisi şaraptır. Kabalık olarak algılanabilir, yaşları itibariyle alınmaları da mümkündü böyle bir hareketten. Ne var ki alınma eşiklerinin hayli düşük kimseler olduğunu papa seçilen zat-ı muhteremlerini erkeklik testine tabi tutuluyor olmalarından kestirebiliyoruz. Kimin erkeklik testini gerçekleştirdiğine ilişkin merak da yakışsa yakışsa, Medine’ye hicretinde şehre giren Resûl’i Ekrem için söylenen “Tale‘ al Bedru ‘Aleynâ” şiir-i ilahisini muvazzaf Papa onuruna (?) düzenledikleri etkinlikte adeta kilise korosu estetiğiyle biçimlendirilmiş/giydirilmiş ablalara söyleten şebekeye yakışır.
Yazımız ayran hakkında olmayacaksa da millî içkilik mertebesi bağışlanan (!) ayranın bir Türk icadı olduğunu aklımızdan hiç çıkarmayalım. Başvurduğumuz bu “İcat” lafının bunu işitince aklına içinden elektrik geçen aletlerden başka bir şey gelmeyenlerin yaygın/yayılmış zekâlarına garip gelecek bir yakıştırma olduğu da besbelli. Zaten modernleşme hikâyemizle birlikte gariplik ve tuhaflık hayatımızın ta kendisi oldu. Başka bir bahsi diğer…
İstiklâl Harbinde kongrelerle ve kongre hükümetleriyle bizzat ve İstiklâl Marşı’ndan haberdar edilmesiyle; Türk Milleti’nin mayası tuttuğunda, ayranı köpürdüğünde neler olduğunu ve dahi nelerin olabileceğini Katoliklere, Protestanlara ve Ortodokslara hatırlattık. Hatırlatma fiili bizim burada derdimize derman olmayabilir. Unutmayana hatırlatmak kabil olmayacaktır. Ayranımızın köpüğü Cumhuriyet’e geçiş devrinde henüz reşit olamamışken söndürüldü. Devleti idare eden eşhas devletin yok olma tehdidinin bertaraf edileceği anlaşılır anlaşılmaz (Dikkat edilsin: bertaraf edildiği değil, bertaraf edileceği ihtimali) klasik Osmanlı sunuf-u devlet anlayışına avdet etti. Yani toplumunu güruh sayan, etrak sayan, ekrad sayan anlayışa. Yani çok tanıdık halka rağmen, halk için diskuruna. Yani milletin değil devletin güçlü olduğu, milletin güç emaresi gösterdiği an tepesine vurulduğu amir-memur düzenine. Bu düzen Türk Milleti’nin dününden bugününe başına çöreklenenlerin elinde gücün millet yaşamının aleyhine temerküz ettiği/ettirildiği düzen olageldi. Devleti bir kötülük makinasına çeviren bu düzenden Kürtler de (Kürt oldukları için değil, Müslümanlıkta kalmağa ısrar ettikleri için… aynı ısrarı sürdürecekler mi?) nasibini aldı. Katolik/Ortodoks/Yahudi-Protestan güçlerin temsilcileriyle anlaşmaktan/oynaşmaktan başka bir numara bilmeyenlere teslim edilen idare kâh çaldı kâh oynadı. Bunları bir şey zannedenlere sorduğunuzda ya da sorulmadan beyanda bulunduklarında hep aynı şeyi duyduk: “Devletin bir bildiği vardır.”
Evet: “Devletin bir bildiği vardır.”. Bu sözün sözler içerisinde bir yeri yok. Bu sözü büyük laf ediyormuş edasıyla dillerine dolayanlar meseleleri anlamayanlar ya da anladığında işine gelmeyeceğini kestirebilenlerdir. Yaşadığı topraklara ihanet edenler ve ihanet edebilme fırsatını henüz eline geçiremeyenlere bir şey anlatıyor değiliz. Biz bunlara dikkat çekerek, 27-30 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen papa ziyaretini merkez alıp bu şebekenin derdini anlamaya ve anladığımızı anlatmaya uğraşalım.
Ziyaretle ilgili ne çok şey konuşuldu. Hepsini duydunuz muhtemelen. Karşı çıkanların niye karşı çıktığı, memnun olanların niye memnun olduğu sorularına cevap yetiştirmek bu meselenin ucuzcu dükkânı. Biz bu kumpanyadan yakamızı sıyırarak Devletlû Hanımlarının Türkiye’ye her Papa ziyaretinde ya da her Vatikan ziyaretinde adeta bir rahibe gibi kapkara melbusat ve beyaz bir türban kuşanmalarından ikrah ettik. Tiksintimizi hangi kelime ile ifade edelim, bilemiyoruz, bulamıyoruz. Bu son Papa ziyaretinde icra olunan etkinlikte adeta bir kilise korosu imiş gibi beyaz ama parlak bir PVC melbusat giydirilen suratsız ve tebessümsüz ablaları fark ettirmeleri yetmemiş gibi bir de bunlara “Tale‘ al Bedru ‘Aleynâ” şiir-i ilahisinin söyletilmesi cürüm sahiplerinin cüretinin sınırlarını da gösteriyor.
Papa ziyaretini fırsat bilip karşı çıkma numarası çekerek adını duyurma telaşına kapılan Türk Ortodoks Kilisesi gibi garipliklere akıl yormaya lüzum dahi etmemeliyiz. Böyle varaklı, papazlı, kara yağlı, şaraplı, mayası bozuk yerleri bazı paşalar ziyaret etmeye devam edebilir. Bunlarla “Macarlar Türk’tür. Gagavuzlar Türk’tür.” diyenler arasında zerre muhalefet yok. Gözümüz Türk’ten Hıristiyan çıkarma kumpanyasının heyecanlı ve pek iştahlı müstevlilerinin üzerinde. Onlara peşin peşin söyleyelim: Avucunuzu yalatacağız. Taksitle tahsilata da asla yanaşmayacağız. Kapkara bir inatla Türk’ü ve Türkçeyi İslâm dışında kodlayan bu karanlık insanlara lafla bir şey anlatma ihtimali çok eski tarihlerde zaten tükenmişti. Bunları söyleyerek gavur takımın seciyesini deşmek niyetiyle devam edelim.
Avrupa karasına ve Akdeniz kıyılarına sülük gibi yapışıp, elde ettikleri tüm maddi güçlerle diğer muhitlere hırsla göz diken Katolik, Protestan ve kısmen Ortodoks milletlerin ahlaki açıdan bir seciye (karakter) sahibi olup olmadığını anlamak mümkün değildir. Kapitalizmin şampiyonu Protestanları kıskanmakla sadece karşıtlarına değil birbirlerine de diş bileyen, dünyanın altını üstüne yığan bu hastalıklı inanç sahiplerinin hepsi birbirinden beter seciyelere sahip. Ortaklaştıkları ana meseleler; maddeyi ve doğayı sömürme, sermaye güçlerini berkitme ve takıntılı bir ilerleme diskuruyla insan zihnini pelteye çevirme olan Hıristiyan çevreyi birbirinden ayrı düştükleri yeri de görerek değerlendirmek gerekir. Gerekir ki hangisinin neresine isabet ettireceğimizi bilelim. Katoliklerin debdebe ve şatafat ve mülk biriktirme sevdasının dünyaya modern muhasebe sistemini kazandırdığını bilelim mesela. Protestanların sermaye temerküzüne saplantısını ve bu yönleriyle ne kadar Yahudizm ideolojisinden beslendiklerini görelim. Ortodoks eşhasın aynı coğrafyada bulunduğumuz için nasıl da çift karakterli olduğunu, bu çift karakterliğinin toplum-devlet çatışmasını/karşıtlığını nasıl beslediğini, münafık tavrın İslâm olduklarını iddia eden toplum içinde bile ne kadar yaygın olduğunu zaten yaşantımızdan ayıkmış olalım. Gâvurların aile içi miras kavgalarının millî mesele donu giydirilip yutturulduğu vasatta elbette bu yazının konusu ilahiyat tartışmaları olmayacak. Orada bambaşka şeyler daha söylenebilir.
Bazı Bizans tarihçileri (Mesela Charles Diehl) Rumları ve Latinleri: “Dünyada hiçbir şeyden utanmayan”, “hırsız”, “yalancı”, “yüzsüz”, “salak”, “bağnaz”, “açgözlü” “çıkarcı” ve “hain” bir millet olarak tanımlamışlardır. Akademik tarzı benimsemediğim için meraklısı kaynakları bulursa bu ifadeleri ve daha ağırlarını da görecektir. Rumlar bu eserlerde hem zeki hem de toplumu bozan unsurlar olarak ele alınmış. Tarih Kurumunun bastığı Bizans tarihlerinde dahi bu ifadeler ve değerlendirmeler mevcut. Söz konusu kaynaklar Roma için de Roma’nın temelinin zulüm, işkence, kan, döğüşle yoğrulduğunu sıklıkla ifade eder. Edmond François Valentin About adlı Fıransız yazar “Çağdaş Yunanistan” adlı eserinde: “Rum hükûmeti, uygar ülkeler tarafından tanınmaz ve kendi halkından da güç almaz. Onun uğruna ölenler sadece memurlardır.” diyor ve devamında şöyle bir değerlendirme de bulunuyor: “Rumlar, büyük adamlarla rahat ve huzurlu bir yaşam sürmeyi sevmezler. Resmi hayatlarında yabancıların, özellikle de Yunanistan’dan gelen Rumların karışmasını istemezler.”. Bu ifadeler içerisinde beni: “…Onun uğruna ölenler sadece memurlardır.” ifadesi çarptı. Burada devam etmekte olan benzeşme ne kadar da rahatsız edici. Amir-Memur ikiliğine evvelki paragraflarda değinmiştik. Bu yapıların sökülmediğini, ilerlemenin ve modernliğin şampiyonları tarafından vaz edilen biçim değişiklikleriyle kendilerini reform ederek gitgide kuvvetlendiğini görmemiz gerekir. Bunların medeniyet dedikleri şeyin felsefesini Helenden, ilahiyatını Eski Ahit’den/Yahudi inancından hukuk normlarını da Roma’dan emen bu karışımın yürürlüğünü güçlenerek sürdürdüğünü görmek tiksindirici. İşte bu noktada İslâm ve Türk bir sorun olarak ilk günden bu berbat karışımın karşısına dikilmiştir. Tebük’den beri işimiz gücümüz medeniyet dedikleri bu sahtekâr yapıyı bozmak oldu. Kâh kanatarak, kâh kanırtarak, kâh somurtarak…
Gavur kelimesinin Tanzimat sonrası yasak edilmesine mukabil: “Şimdi biz bu gavurlara gavur diyemeyecek miyiz” sualini tevcih eden Türkler çareyi, “Cenabet” kelimesinden türettikleri “Ecnebi” ye başvurmakla şıpın işi bulmuşlardı. Zora koşulunca çare üretmekte üstümüze tanımıyorum. Dünyayı gelip geçilen yer olarak benimseyişimiz biz Türklere uzun erimli hesaplar yaptırmaz. Zor gelmeden dünyaya gâvur gibi saplantılı bir zihinle bayılmayışımız bundandır. Bu minvalde Türk zekâsının Türkçe’nin Kur’an ve Hadis kucağında doğmasından mütevellit yaratıcı olduğunu bilelim. Çünkü Yaradan her an yaratmaya devam eder. Hıristiyanlar (Her türlüsü) bundan ne kadar rahatsız olsa da… Çünkü her şeyi yaratan, her an yaratan bir “Tanrı” Hıristiyanların en işine gelmeyen tanrıdır. Böylesi bir “Tanrı” Hıristiyanların tüm dünyayı zehirlemeyi başardığı “İlerlemeci” diskurunu yerle yeksan eden bir tanrıdır. Hâlbuki kendi oğlunun çarmıha gerilmesine dahi müdahale etmeyen bir “Tanrı” edindiğinizde dünyada her haltı yiyebilir, yaptığınız her kötülüğe mesnet uydurabilir hale gelirsiniz. Hıristiyanlar tam olarak budur ve ergenliğini atlatamamış topluluklar olarak aşağıdaki dünyayı daha da yaşanmaz hale sokmak yegâne işleridir. Bunları bize “Batı Medeniyeti”, “Yunanlılar çok modern”, “Batıda eşitlik var”, diye köstekleyen yerli şebekelerimiz, içi çıyanlarla ve yılanlarla dolu bir mağaraya benzeyen batının kadrolu veya kadrosuz eşeği olarak zırvaları sayıklayıp dururlar. Bunların içini muvazzaf Papa İznik’e gelecek, İznik’in turizm gelirleri artacak, Fener Rum Patriği ile birlikte ayin icra edecek diye coşku seli kaplar. Kültür Bakanlığınızın bütçesinden bunların kiliseleri filan restore edilir durur. Bunlar hakkında konuştuğunuz da “Aman canım sende” tavrı hemen sizi buluverir. İstiklâl Harbi’nde bu topraklarda yaşayan Rumların Yunan Ordusu’na asker yazıldığı gerçeğini asla duymak duysa da hatırlamak, hatırlasa da kabullenmek istemez. Bu yılışık tavrın ve tarzın sebepleri hakkında “Ecnebi” kelimesini türeten zihin açıklığına az çok sahibiz. İçinde Van’lı Müslümanların (Çoğunluğu Kürtlerin) kadınlarının ve çocuklarının kahpece yakıldığı Akdamar Kilisesi’ni imha etmek şöyle dursun ihya edenler, burayı turizme kazandıranlar (!) ve yunan/rum seviciler aynı sidikli peştamaldan sürgün vermiş kabuklulardır. Dünyanın birinci milleti olduklarına ve Yunanistan’ın eşsiz bir ülke olduğuna inanan bu haydutların; biraz Türk tazyiki karşısında nasıl dağlara kaçtıklarını, Türk korkusu ile Amerikayı bulduklarını, Türk tavrıyla baş edebilmek için nasıl kapitalizmi icad ettiklerini kendilerine sıklıkla hatırlatmalıyız.
Skolastik tartışmalarıyla, ahlakı pratik amaçlarına kurban eden saplantılı doğa felsefesiyle, insan doğasının ahlaki yapısı, günah, ilk günah, günah çıkarma müsameresi ve bağışlanma diskurlarıyla, insan iradesi ve felsefeye ait meseleleri kişisel yorumlarla Hıristiyanlığa payanda etmeleriyle, sahte bir laiklik diskuru üzerinden arkaik dogmalarını dünyevi dille kodeksleme ve cümle aleme bunu modernlik olarak yutturmalarıyla, katı, kasıntı ve kasvetli bir din adamı tarzıyla, insanı nispetsizliğiyle çiğneyen ve kasvete sürükleyen garip ibadethaneleriyle, sapkın inançlarını zamanın modasına uydurma ve ilerleme hastalıklarına ilaç olsun diye felsefe yoluyla Hegellerle filan güncellemeleriyle, Descartes’den bu yana ruh-beden ikiliğiyle insanı sürekli parçalara/şubelere ayırmalarıyla ve daha neler neleriyle… Diğer tarafta da işittik ve itaat ettik demenin huzuru, emniyeti ve sıkleti.
Muvazzaf Papa’nın Türkiye ziyareti ve programındaki tuhaflıklar hakkında gerçeği söylemek gerekirse uzun uzadıya da bir şeyler söylemeyi akıl kârı bulmuyorum. Şöyle olmuş, böyle olmuş, logosuna neler koymuş. Bunlar magazindir. İznik mayasından yoğurt tutmayacaktır. Bozulan sütten kaynatılan çökeleği de köpekler bile yemez. Bunların alayı, felaketin veya komedinin arttığını hisseder hissetmez, gemilerinin sağladığı bir beceriyle derhal yelkenleri indirmeyi ve kendilerini dalgaların doğal akışına bırakmayı çok iyi bilirler. Avcı çıngırağına âşıktır. Fakat ne yazık ki, melezliklerinin birleştirdiği zıt karakterler, ilk fırsatta bunlara yeniden yelken açtırarak alabildiğine maceralar aratır. Yeter ki fırsatını bulsunlar. Konjonktür gereği yan yana gelen bu meymenetsizler ilk fırsatta birbirini boğacak, gözlerini oyacak gaddarlığa avdet edeceklerdir. Erkek olduklarını ispat için oralarını elleten adamlardan bahsediyoruz.
3 Şaban 1447, Ankara
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.