TÜRK KUŞATILMASININ TARİHÎ ANATOMİSİ


TÜRK KUŞATILMASININ TARİHÎ ANATOMİSİ

Resim: Battle of Scheveningen, 1655
Ressam: Willem van de Velde

 

Türk Kuşatılmasının Tarihî Anatomisi

 

Tarih, Avrupa’nın uzun Orta Çağ boyunca kendi içinde yaşadığı kargaşanın küresel bir hâkimiyet haritasını nasıl çizildiğini göstermekle meşguldür. Bilhassa on beşinci asrın sonlarından başlayarak on sekizinci asrın ortalarına kadar devam eden dönem, hanedan kavgaları veya dinî ihtilaflardan ibaret olarak algılanmamalıdır. Bu, Batı’nın kendi içindeki kanlı saflaşmalarını İslam dünyasının üzerine kuracağı devasa bir demir yumruğa dönüştürme faaliyetidir.

İspanya ve Hollanda arasındaki uzun ve sancılı seyreden, nihayetinde de Vestfalya ile neticelenen ayrışma, Hollanda’nın bir devlet olarak doğuşu değil, Avrupa’nın merkezkaç kuvvetlerinin nasıl merkezi bir emperyal stratejiye evrildiğinin ilk nişanesidir. 1477’de bugünkü Belçika topraklarında bulunan Burgonya Dükü I. Charles ile başlayan ve İspanya Kralı II. Felipe’nin sert Katolik tahakkümüyle şiddetlenen merhalede Hollanda’nın gösterdiği direniş, denizlerdeki ticaretin kontrolünü ele geçirerek Osmanlı’nın Akdeniz’deki hâkimiyetini çevreleme çabasının bir parçasıdır.

1585 senesindeki İspanyol saldırısı Hollanda’daki Protestanları kuzeye itmiş; güneydeki Katolik unsurları, Flaman ve Valonları, bugünkü Belçika coğrafyasında konumlandırmıştır. 1602’de tesis edilen Doğu Hindistan Şirketi, Avrupa’nın coğrafi sınırlara hapsolmuş bir kıta olmaktan çıkıp okyanusları ticaret arterleri hâline getirerek Türklerin tarihî güzergâhlarını, yani İpek ve Baharat yollarını, işlevsiz bırakma projesinin adıdır. 1648 Vestfalya Barışı, Hollanda’nın bağımsızlığını tescil ederken, Avrupa’ya kendi iç hukukunu kurarak Türklere karşı bir savunma ve saldırı ittifakı oluşturma kabiliyeti bahşetmiştir.

İngiltere ve Hollanda arasındaki deniz muharebeleri, ilk bakışta bir ticaret rekabeti gibi okunsa da aslında derinlerde Avrupa’nın küresel hegemonyasını kurmak için kendi içindeki rakiplerini tasfiye etme veya onları birer denge unsuru olarak kullanma sanatıdır. 1652-1654 yıllarındaki İngiltere-Hollanda savaşları, Hollanda’nın İngiliz deniz kanunlarını kabulüyle neticelenmiş; bu durum Türklerin denizlerdeki üstünlüğünün erimesine zemin hazırlayan modern deniz doktrinlerini doğurmuştur. İkinci savaş, yasaların lehine hafifletilmesiyle sonuçlansa da Batı’nın denizdeki rekabeti birbirini geliştiren bir mekanizmaya dönüşmüştür. 1672’deki üçüncü çatışma, Fransa’nın su yollarını istilaya teşebbüsüyle alevlenmiş; Westminster Barışı ile nihayete ererken, Avrupa’nın kendi iç ihtilaflarını uzun vadeli kuşatma stratejisiyle dengeleyerek Türklere karşı emniyet tesis ettiklerini kanıtlamıştır.

Dokuz Yıl Savaşı (1688-1697), Fransa’nın yayılmacı politikalarına karşı kurulan ittifaklarla yalnızca Avrupa’daki güç dengesini korumak için değil aynı zamanda Viyana kapılarına dayanan Türkleri durdurmak ve onları geri çekilmeye zorlamak için oluşturulmuş bir cephe gerisi hazırlığıdır. 1688’de Köln ve Mainz’ın, 1689’da Girona’nın işgaliyle derinleşen süreç, Rijswijk Barışı ile noktalanmış; Fransa’nın çekilişi, Avrupa’nın kendi iç rekabetinden ittifak kudreti çıkararak Türklere karşı nasıl çelikten zırh öreceğini tecrübe etmesiyle manidardır. İspanyol Veraset Savaşı (1701-1714), tahtın kime kalacağı meselesi değil, Fransa ile İspanya’nın birleşerek küresel güç dengesini bozması korkusunun, İngiltere’nin başını çektiği ittifak tarafından bertaraf edilmesi meselesidir. Türkler bu büyük diplomatik ve askerî satrançta artık bir oyuncu değil, kuşatılması gereken bir mevzi haline gelmiştir. Fransa’nın emperyal politikalarının dizginlenmesi, aslında bir boşluk yaratmıştır; bu boşluk, İngiltere’nin küresel ölçekte palazlanmasına ve Türklerin denizlerdeki nefes borularının tıkanmasına yol açmıştır.

Yedi Yıl Savaşı (1756-1763), bu sürecin nihai bir tasdiki, Avrupa’nın küresel istilacı kimliğinin tescilidir. İngiltere’nin Amerika ve Hindistan’daki mutlak üstünlüğü, Türklerin kontrolündeki kadim ticaret merkezlerini tamamen saf dışı bırakmış, Avrupa’yı kendi içindeki kısır döngüden çıkarıp dünyaya hükmeden istilacı hüviyetine kavuşturmuştur. Batı, Türklerin temsil ettiği ezelî medeniyet havzasına karşı gerçekleştirilen her çatışmada biraz daha bilenmiş, daha organize ve daha acımasız bir yapı inşa etmiştir. Devletlerin kılıç salladıkları her an millî ve emperyal bekalarını tahkim etmiş ve Türklerin kazanımlarını birer birer elinden alacak olan kuşatma halkasını daraltmıştır.

Türkler, eski zaferlerin rehavetinde kalırken; Batı, kendi içindeki yıkımdan inşa, kendi içindeki rekabetten sinerji doğurmuştur. Yukarıda andığımız savaşlar serisi, Avrupa’nın Türkler karşısında yaşadığı tarihî geriliğin ve korkunun; bilimsel, askerî ve emperyal üstünlüğe dönüşmesinin manifestosu Türklerin kendi içindeki durağanlığının, yükselen devasa dalga karşısında nasıl savunmasız kaldığının acı hikâyesidir. Avrupa kendi içindeki her savaşı Türkleri haritadan silmek için idman alanı olarak kullanmış, emperyal kaderini Türklerin tarih sahnesinden çekilmesi üzerine kurgulamıştır. Tarih, galibiyetlerin değil doğru okumaların ilmidir. Avrupa kendi içindeki kanlı defterleri kapatırken Türklere karşı açtığı karanlık defterin sayfalarını, her savaşla biraz daha koyulaştırmıştır. Batılı güçler, kendi aralarındaki ihtilafları sönümlendirirken enerjilerini kadim toprakların sahiplerini kuşatmaya yöneltmişlerdir.

Bugün Avrupa tarihi diye okutulan metinler, aslında Türk medeniyetinin tarih sahnesinden nasıl dışlandığının, nasıl çembere alındığının teknik ve askerî raporlarıdır. Askerî teknolojideki her ilerleme, denizcilikteki her keşif, diplomatik her barış Türklerin geri çekilmek zorunda kaldığı boşlukları doldurmak için tasarlanmıştır. Yüzyıllar süren iç çatışmalar, devletlerin rekabeti birleştiren payda olarak Türk varlığını görmeleri sayesinde küresel hegemonya inşasına dönüştürülmüştür. Batı, kendi içindeki yangınları Türk vatanını yakacak meşaleye dönüştürme başarısını göstermiştir.

Nihayetinde süreç, Avrupa'nın Türklere karşı kazandığı üstünlüğün hikâyesi değil Türklerin değişen dünya dengelerini okuyamamasına karşın Avrupa'nın dengeyi Türk varlığını tasfiye etmek üzerine kurmasının acı bir tasdikidir. Avrupa, içine hapsolmuş kıta iken Türkleri kuşatmak adına çıktığı yolda dünyayı kendine hapseden bir imparatorluk yapısına erişmiştir. Bu büyük dönüşüm, sadece savaş alanlarında değil ticaret rotalarının okyanuslara taşınmasında ve devlet aklının Türk düşmanlığı ekseninde yeniden üretilmesinde vücut bulmuştur. Neticede Avrupa, Türklerin tarih sahnesinde temsil ettiği direnci kırarak modern dünyasını inşa etmiş, kadim medeniyetlerin üzerine çöken karanlık bir gölge gibi tarih sahnesine yerleşmiştir.

Savaşlar, antlaşmalar, şirketleşmeler ve denizlerdeki kanlı hâkimiyet mücadeleleri aslında Türkleri boğmak için tasarlanmış dişli çarklardan ibarettir. Modern çağın başından itibaren Batı'nın yaşadığı tüm iç dönüşümler, Türklerin sahadan silinmesi için yapılan hazırlıkların aşamaları olarak tarihe geçmiştir. Batı, kendi içine dönük kanlı boğuşmalardan yorulmak yerine tecrübe kazanmış, denizcilik ve askerî teknoloji hususunda sınırları zorlayan bir canavara dönüşmüştür. Hollanda’nın bağımsızlığı, İngiltere’nin denizlerdeki yükselişi ve Fransa’nın emperyal hırsı Türklerin temsil ettiği İslam havzasının etrafına örülen yüksek duvarların harcını oluşturmuştur. Artık Türklerin karşısında dağınık devletçikler değil kendi iç rekabetini bile birer askerî disipline dönüştürmüş devasa bir istilacı kütle vardır. Bu, medeniyetler arası bir çarpışmanın ötesinde Avrupa’nın kendi içindeki yıkımdan bir diriliş, Türklerin ise kendi içindeki durağanlıktan bir çöküş icat etmesinin tarihidir. Avrupalı, birbirinin gırtlağına sarıldığı her anda aslında Türk’ün gırtlağını sıkmayı öğrenmiş, birbirinin kalesini dövdüğü her top mermisinde Türk’ün surlarını yıkmanın pratiğini yapmıştır. Tarih, bu hakikatin sessiz ve soğuk şahididir.

Hülasa-ı kelam Türkler, 11. yüzyılı hatırlamalı. O gün karşımızda eski dünyaya nizam veren ve teşkilat geleneği çok daha köklü olan bir Doğu Roma vardı. Türkler ise Yunus Emre’nin deyimiyle inip Rum’da kışlayan, “estik elhamdülillah” diyen akışkan bir yapıdaydı. Bugünkü hamasî retoriğin bahsettiği o kadim teşkilat geleneği gibi ağır yüklerin altında değildik. Türkler o gün, Batı’nın tekerine çomak sokmayı şeref bilerek tarih sahnesinde sarsılmaz bir rol edindi. Düşmanına benzeyerek paçasını kurtarma gafletine düşmedi. Dışarıdan beslenmekle birlikte kendi özüyle var olmayı, kendi özünü gürleştirmeyi marifet bildi. Özgürlük budur. Bugün yapmamız gereken, tarihî vazifemizi hatırlamaktır. O günkü çomak sokma iradesini yeniden kuşanmaktır. İstiklâl Harbi budur. Bugün kuşatılmışlığı yarmanın yolu, Batı'nın kurguladığı ve Batı’nın âli menfaatlerini gözeten sistemlerin bir parçası olmaya çalışmak değil -ki Batılılaşma tam olarak budur- o gün olduğu gibi bu kuşatmayı bozacak bir müstakil akla dönmektir.

 

Semih Samyürek

 

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar